EYLÜL SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Uzay Macerası

Scott Kelly

NASA

31.7.2017

Uzay Macerası

Scott Kelly, aralıksız 340 gün süren bilimsel bir çalışmanın kanlı canlı deneği oldu.

Astronot Scott Kelly, Endurance adlı anı kitabından özel izinle yapılan alıntılarla derlediğimiz bu makalede, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda geçirdiği bir yıllık yolculuğu anlatıyor.

Scott Kelly’nin kaleme aldığı Endurance adlı kitaptan alınmıştır. Telif hakkı yazara aittir. ©2017
Kitap, Türkiye'de 2018 yılında Alfa Yayınları tarafından yayımlanacaktır.


Uzayın derinliğinde 350 kilometre aşağıdaki Dünya’ya baktığımda, onu çoğu kişinin bilmediği kadar yakından tanıyormuşum duygusuna kapılıyorum. Kıyılarını, kara parçalarını, dağlarını ve ırmaklarını görüyorum. Başta Asya olmak üzere Dünya’nın bazı yerleri öyle bir hava kirliliğiyle kaplanmış ki, tedavi edilmesi ya da en azından sağaltım şansı verilmesi gereken bir hastayı andırıyorlar. Gözdeki bir kontakt lens kadar ince duran atmosferimizin ufuk çizgisi, kırılganlığıyla bizim koruyuculuğumuza ihtiyaç duyuyor izlenimi veriyor. Dünya’nın en sevdiğim manzaralarından biri, açıklı koyulu renkleriyle muhteşem bir kontrast oluşturan Bahamalar (üstte). Okyanusun canlı laciverti çok daha parlak bir turkuvazla iç içe geçiyor, güneşin sığ alanlardaki kumlardan ve resiflerden yansıdığı yerlerde altın rengi bir sarmal oluşuyor. Uluslararası Uzay İstasyonu’na ne zaman yeni mürettebat gelse, Bahamalar’ı göstermek için onları mutlaka Cupola’ya –Dünya’ya bakan pencerelerden oluşan modül– götürmeyi kendime ilke edindim. Bu görüntü, izleme ayrıcalığına sahip olduğum Dünya manzarasına bakmak ve değerini anlamak gerektiğini anımsatıyor bana.

Bazen camdan dışarı baktığımda, benim için önemli olan her şeyin, şu ana kadar yaşayıp ölmüş herkesin (altı kişilik mürettebat hariç) orada yaşadığını idrak ediyorum. Bazen de, uzay istasyonunda birlikte kaldığım kişilerin, şu anda benim için tüm insanlık olduğunun farkına varıyorum. Eğer ete kemiğe bürünmüş biriyle konuşacaksam, birinin gözlerinin içine bakacaksam, birinden yardım isteyeceksem, biriyle yemek yiyeceksem, bu, burada benimle birlikte bulunan beş kişiden biri olacak.

Uzaya dördüncü, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ikinci yolculuğum ve üç haftadır buradayım. Uyandığım anda nerede olduğumu anlama konusunda ilerleme kaydediyorum ama bedenimin konumu konusunda hâlâ kafam karışık. Tepetaklak durduğumu düşünerek uyanıyorum, çünkü karanlıkta ve yerçekimsiz ortamda içkulağım, küçük yaşam alanında bedenimin konumu üzerine rastgele bir tahminde bulunuyor. Işığı açınca, etrafımda bir konuma oturmaya çalışan odanın hızla döndüğü bir tür görsel illüzyon yaşıyorum. Aslında biliyorum ki beynim yeni sensör girdisine uymaya çalışıyor.

Yaşam alanım beni, uyku tulumumu, iki bilgisayarımı, birkaç parça giysimi, tuvalet eşyalarımı, uzun süreli kız arkadaşım Amiko ile kızlarımın fotoğraflarını ve birkaç kitabımı ancak alacak büyüklükte. Uyku tulumumdan çıkmadan duvara monte bilgisayarlarımdan birini açıp programıma bakıyorum. Bugünün büyük bölümü, DRAGON YAKALAMA isimli tek bir işe ayrılmış.


Bir soğutma ünitesini yeniden yapılandırmak için 7 saat, 48 dakikalık uzay yürüyüşü yapan Kelly, bu süre zarfında uzay istasyonuna güvenli bir şekilde bağlanmıştı. Radyasyondan ve uzayın diğer tehlikelerinden onu tek koruyan şey uzay giysisinin katmanlarıydı.

İstasyon kimi zaman bir nesne olarak tanımlanıyor: “Uluslararası Uzay İstasyonu şu ana kadar yapılmış en pahalı nesne.” “Uluslararası Uzay İstasyonu, parçaları farklı ülkeler tarafından imal edilip uzayda bir araya getirilen tek nesne.” Bir yönüyle doğru. Ama istasyonda günler, haftalar ve aylar geçirdiğinizde nesne olmaktan çıkıyor. Bir mekân oluyor, kendine has kişiliği ve benzersiz yönleri olan özel bir yer duygusu vermeye başlıyor. İçerisi, dışarısı, her biri bir başka amaca hizmet eden birbiri ardına sıralanmış odaları, kendi teçhizatı ve donanımı, onu diğerlerinden ayıran kendine özgü bir duygusu ve kokusu var. Her modülün bir öyküsü ve tuhaf yönleri var.

Uluslararası Uzay İstasyonu’nun dışarıdan görünüşü, arka arkaya sıralanmış dev boyutlu boş içecek kutularına benziyor. Aşağı yukarı bir futbol sahası büyüklüğündeki istasyon, birbirine uzunlamasına bağlanmış beş modülden oluşuyor. Üçü Amerikan, ikisi Rus. Avrupa ve Japonya’nın yanı sıra ABD’ye ait başka modüller iskele ve sancak tarafında olmak üzere yanlara eklenmiş. Rusların ise “üst” ve “alta” (biz bunlara başucu ve ayakucu diyoruz) eklenmiş üç modülü var. Buraya yaptığım ilk yolculukla bu gelişim arasındaki sürede yedi modül eklenmesiyle, istasyonun hacmi önemli bir oranda genişlemiş. Bu genişleme rastlantısal değil. Uzay istasyonu projesinin başladığı 1990’lardan beri planlanan bir kurulum dizinini yansıtıyor.

Ne zaman ziyaretçi bir araç bir süreliğine bize bağlansa, istasyona yeni bir “oda” ekleniyor. Ve genelde istasyonun Dünya’ya bakan tarafında olduğundan, oraya gitmek için sağa ya da sola değil “aşağıya” yönelmek zorunda kalıyorum. Kargo boşaldıkça genişleyen odalar çöple doldukça yeniden daralıyor. Aslında yere ihtiyacımız yok. İstasyonun özellikle ABD tarafı birbirimizi kolayca kaybedecek kadar geniş. Ama ek odalar oluşması –ve ardından aracı ayırdığımızda ortadan kalkması– evlerde olmayan garip bir özellik.

Uzay mekiği henüz hizmetten ayrılmadan önce NASA, istasyona kargo ve gelecekte yeni mürettebat taşıyacak uzay aracı geliştirmeleri için özel şirketlerle anlaşmalar yapmıştı. Özel şirketlerin şu ana kadar en başarılısı, Dragon uzay aracını üreten ve daha çok SpaceX olarak bilinen Space Exploration Technologies. Dün Cape Canaveral’dan bir Dragon fırlatıldı. Şu anda bizden 10 kilometre gibi güvenli bir uzaklıkta yörüngede dönüyor. Bu sabah amacımız, uzay istasyonunun robot koluyla Dragon’u yakalayıp istasyonun kenetlenme köprüsüne bağlamak. Ziyaretçi aracı yakalamak, el–göz koordinasyonunu test eden bir video oyunu oynamaya benziyor. Tek farkı burada yüz milyonlarca dolar değerinde gerçek ekipmanın söz konusu olması. Tek bir hata Dragon’un ve milyonlarca dolar değerindeki malzemenin kaybına veya zarara uğramasına yol açmakla kalmaz, elin yanlış bir hareketi ziyaretçi aracın istasyona çarpmasına da neden olabilir. Daha önce malzeme taşıyan bir araçla bu tür bir kaza yaşanmış, kargo taşıyan bir uzay aracı eski Rus uzay istasyonu Mir’e çarpmıştı. Neyse ki Mir’in mürettebatı şanslıydı ve Progress ile çarpışma sırasında basınç düşüşüyle hayatlarını kaybetmemişlerdi.

Dünya’dan malzeme getirmenin tek yolu bu insansız uzay araçları. Rus Soyuz uzay aracının üç kişi gönderme kapasitesi var ama o zaman da başka hiçbir şeye yer kalmıyor. SpaceX, şu ana kadar Dragon uzay aracı ve Falcon roketiyle büyük başarı elde etti ve 2012’de Uluslararası Uzay İstasyonu’na ulaşan ilk özel şirket oldu. O tarihten bu yana, Rus Progress ve Orbital ATK’nin Cygnus aracı ile birlikte düzenli tedarikçimiz durumunda ve birkaç yıl içinde Dragon ile astronot taşımaya hazırlanıyor. Eğer başarırsa yörüngeye insan taşıyan ilk özel şirket olacak ve uzay mekiğinin emekliye ayrıldığı 2011’den bu yana astronotların Dünya’dan ayrılırken ABD’den fırlatıldığı ilk uçuş gerçekleşecek.

Şimdiki Dragon ihtiyacımız olan 1950 kilogramlık malzeme taşıyor. Yiyecek, su ve oksijen; hayatta kalmamızı sağlayan sistemler için yedek parça ve malzeme; kan almamız için iğne ve vakum tüpü, örnek alma kabı, ilaç gibi sağlık malzemeleri; giysi, havlu ve sabunlu bez getiriyor ve biz de bunların hepsini mümkün olduğunca uzun süre kullandıktan sonra atıyoruz. Dragon aynı zamanda yapmamız gereken yeni bilimsel deneyler ve halen yapmakta olduklarımızın devamını sağlayacak numuneler de taşıyor. Bilimsel deneylerin en ilginci, ağırlıksızlığın kemik ve kaslar üzerinde nasıl bir etki yarattığını anlamak amacıyla yapacağımız araştırmada kullanılmak üzere getirilen küçük bir fare popülasyonu. İkmal araçları, ailelerimizin gönderdiği ve sabırsızlıkla beklediğimiz paketleri ve bitene ya da bozulana kadar birkaç gün tadına vardığımız taze yiyecekleri de taşıyor. Sebze ve meyveler sanki burada Dünya’dan daha hızlı çürüyor. Nedenini bilmediğim bu süreci izlemek, kendi hücrelerimin başına da aynı şey geliyor diye endişelenmeme yol açıyor.

Bu Dragon’un gelişini özellikle iple çekiyoruz, çünkü bir başka tedarik roketi Ekim 2014’te fırlatılmasının hemen ardından patlamıştı. Yine özel bir taşıyıcı olan ABD merkezli Orbital ATK tarafından gönderilen bir Cygnus’tu. İstasyonda mürettebatın ihtiyacından çok daha fazla malzeme olduğu için, taşıdığı kargonun kaybı yüzünden yiyecek ya da oksijen sıkıntısı gibi bir tehlike oluşmamıştı. Ancak Uluslararası Uzay İstasyonu’na malzeme taşıyan bir roket uzun yıllardır ilk kez başarısızlığa uğramış ve milyonlarca dolarlık donanım yok olmuştu. Yiyecek ve oksijen gibi yaşamsal malzemelerin kaybı, bir dizi başarısızlık yaşanması hâlinde neler olabileceğini herkesin tartıp biçmesine yol açmıştı. Patlamanın birkaç gün ardından Virgin Galactic tarafından geliştirilen deneysel bir uzay uçağı Mojave Çölü’ne düşmüştü ve yardımcı pilot bu olayda hayatını kaybetmişti. Bu başarısızlıkların elbette birbiriyle ilgisi yoktu ama yıllardır devam eden başarıların ardından belki de peşimizi bırakmayacak makûs bir talih duygusu yaratmıştı.

Yaşam alanımda, linklere tıklayıp e–postalarımı okurken bir taraftan da giyiniyorum. “Oturmak” veya “ayakta durmak” mümkün olmadığı zaman giyinmek güç oluyor ama alıştım. En zor şey çorap giymek. Eğilmemi sağlayacak kütleçekimi olmadığı için merkez kaslarımın gücünü ve esnekliğini kullanarak bacaklarımı göğsüme çekiyorum. Ne giyeceğime karar vermek kolay, çünkü her gün aynı şeyi giyiyorum: Hiçbir şeyi “yere koymanın” mümkün olmadığı bir durumda çok işe yarayan bir sürü cebi ve üst bacak kısmında cırt yapışkanı olan hâkî bir pantolon. Kafamda Mars’a gitme fikriyle, giysilerimi ne kadar uzun süre kullanabileceğime dair bir deney yapıyorum. İç çamaşırları iki yerine dört gün giyilebilir mi? Çoraplar bir ay dayanır mı? Pantolon altı ay dayanır mı? Amacım bunu keşfetmek. En sevdiğim siyah tişörtümü ve benimle birlikte üçüncü kez uçtuğu için giysi tarihinin en çok yolculuk etmiş giyeceği olması gereken eşofman üstünü üzerime geçiriyorum.

Giyinmiş ve kahvaltıya hazır olarak yaşam alanımın kapısını açıyorum. Kendimi dışarıya doğru kaydırmak için arka duvardan güç alırken ayaklarım yanlışlıkla bir kitaba çarpıyor: Alfred Lansing’in kaleme aldığı Endurance: Shackleton’s Incredible Voyage. Daha önceki uçuşumda da bu kitabı yanımda getirmiştim. İstasyonda uzun bir günün ardından sayfalarını karıştırıyor ve neredeyse yüz yıl önce bu kâşiflerin başlarından geçenleri düşünüyorum. Yüzer buz kütleleri üzerinde aylarca mahsur kalmışlar, karınlarını doyurmak için mecburen köpeklerini öldürmüşler ve keskin soğukta donarak ölmekten kıl payı kurtulmuşlardı. Çok daha iyi donanımlı ve onlar gibi açlık çekmeyen kâşifler tarafından geçilmez olarak kabul edilen dağlardan geçmişlerdi. En güzeli, keşif gezisinin tek bir üyesi dahi hayatını kaybetmemişti.

Kendimi onların yerine koymaya çalıştığımda, “En kötü şey belirsizlik olmalı,” diye düşünüyorum. Sağ salim geri dönüp dönemeyeceklerini mutlaka düşünmüşlerdi ve bundan emin olamamak açlık ve soğuktan çok daha kötü olmalıydı. Başlarından geçenleri okudukça, benden çok daha zorlu anlar yaşadıklarını düşünüyorum. Bazen sadece bu nedenle kitaba uzanıyorum. Ailemi özlediğim, sinir bozucu bir gün yaşadığım, yalnızlık duygusuna kapıldığım için kendime acımaya başladığım anlarda, Shackleton’ın keşfi üzerine birkaç sayfa okumak, kimi zaman burada zorlansam bile onların başından geçenleri yaşamadığımı anımsatıyor bana. Her şey bakış açısına göre değişiyor. Kitabı birkaç parça özel eşyamın arasına koyuyorum. Belki bu gece yatmadan önce birkaç sayfa okurum.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Ağustos 2017 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA