TEMMUZ SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Yeni New York

Pete Hamill

George Steinmetz

27.11.2015

Yeni New York

Kent silueti, Manhattan’da olduğu kadar Doğu Nehri’nin ötesindeki Brooklyn ve Queens’de de dramatik bir değişim geçiriyor. Ülkenin en yüksek kulesi One World Trade Center, ilk yerleşimcilerin evlerini inşa ettiği Battery Park’ın kuzeyinde yükseliyor.

ABD’li ünlü yazar, çocukluk yıllarını geçirdiği kentin 80 yıllık değişimini anlatıyor.

Çok eskiden, henüz sekiz yaşında bir çocukken, Brooklyn’de, üç katlı bir apartmanın çatısında yaşamıştım büyülenme duygusunu ilk kez.

Gürültülü bir fabrikaya bitişik, zemin kattaki rutubetli evimizi bırakmış ve en üst kattaki, ısıtması olmayan yeni evimize, 1943 yılında, sözünü ettiğim bu deneyimden sadece birkaç hafta önce taşınmıştık. Yeni çatıya tek başıma hiç çıkmamıştım. “Çok tehlikeli,” derdi annem. “Sanki insan yapımı bir uçurum gibi.”

Arkadaşlarımın eve yemek yemeye gittiği, annemin alışveriş için dışarı çıktığı bir akşamüzeri, ya şimdi ya hiç duygusuyla, temkinli bir şekilde, çatıya çıkan merdivenlere yönelmiştim. Katranlı kâğıt kaplı kapının üzerindeki çengeli açmış ve kalaslar, çakıllar, bacalar, kafeste guruldayan güvercinler ve de çamaşır ipleriyle dolu bir dünyaya adım atmıştım. İşte o anda hayatımın değiştiğini hissetmiştim.

Batı tarafında, körfezin ilerisinde güneş, benim sadece “Jersey” olarak bildiğim bir coğrafyanın üzerinde alçalıyordu. Bulutlar koşturuyordu gökyüzünde. Koyu renktekiler öndeydi, kenarları turuncuya çalanlar arkada. Şilepler, oyuncak tekneler gibi ağır ağır ilerliyor, karanlık suda narin beyaz çizgiler çiziyordu. Mahhattan’ın yüksek binaları kentin üzerine çökmekte olan karanlığa karışıyordu. Savaş zamanıydı, ışıksızdılar. Uzaklardaki sivri çıkıntılarla bezeli bu kütlenin üzerinde parıldayan birkaç yıldız, gökyüzünün çizgili lacivert perdesinde minicik delikler açmıştı. Durduğum yerin aşağısında elli kadar evin çatısı görünüyordu. Hepsi bir arada biçim, renk ve gizemli karanlığın göz kamaştırıcı gösterisiyle vücut bulmuş, “mahalle” dediğimiz yerin sınırlarının ötelerine doğru yükseliyordu.

Bir şeyler söylemeye çalışmıştım ama ağzımdan tek bir kelime çıkmamıştı. Hissettiğim şeyi nasıl tanımlayacağımı henüz bilmiyordum. Belli ki aradığım o kelime “büyüleyici” idi.


Greenwich Village’da, Christopher Street ve West Street’teki 260 metrelik Pier 45, ülkenin en uzun nehir kıyısı parkı kapsamında yenilenmesinin ardından, güneşlenmek isteyenlerin en sevdiği yer haline geldi. Çürüyen rıhtımlar, gemi bölmeleri ve otoparklardan oluşan altı kilometrelik bir alan, ödül kazanan bir tasarımla Hudson Nehri Parkı’na dönüştürülmüştü.

Önümüzdeki uzun ve renkli hayatta görülecek daha nice büyüleyici şey vardı. Ve bu hayat büyük oranda, mahallenin çizili olmayan sınırlarını aşıp, Manhattan’dan söz ederken hep dediğimiz gibi “New York”a giderek mümkün olacaktı.

Oturma odamızın pencerelerinden aşağıda, modern görünümlü tramvayların kuzeye ve güneye doğru gittiği Seventh Avenue uzanıyordu. Ninth Street’te göze çarpan bir metro girişi vardı. Trenler yırtıcı, gürültüleri mekanikti. Karanlık tünellere son sürat atılıyor, Fourth Avenue’de durmak için karanlıktan çıkıyorlardı. Kapılar açılıyor, insanlar inip biniyor, kapılar tekrar kapanıyordu. Trenler yeniden ileri atılıyor, Manhattan’ın büyüleyici dünyasına doğru yola koyuluyorlardı.

Trenin ilk vagonu benim de, küçük kardeşim Tom’un da en sevdiğiydi. Camlı kapıda dikilir, istasyonların uzakta belirişini, yaklaşırken biçim kazanmasını ve en sonunda da ışıkla doluşunu izlerdik. Çin Mahallesi’ne ve Küçük İtalya’ya da metro seferleri düzenlenecekti. Tuhaf dillerin tınısı. Elde yazılmış anlaşılmaz kelimelerle dolu tabelalar... Manhattan semalarını biçimlendiren dev binalar, Brooklyn’in yatay sırtlarından çok farklıydı. Temmuz 1945’te sisli bir gün bir B–25 bombardıman uçağı Empire State Binası’na çarptığında, Tom ile birlikte metroya atlamış ve olan biteni görmeye 34th Street’e gitmiştik.


Bu cüretkâr yeni bina, kentle maceraperest konut mimarisi arasındaki flörtün bir ürünü. Ortadaki açık avluyu çevreleyen 700 dairenin yer aldığı yamuk piramit biçimli Via 57 West, Hudson Nehri Parkı’na bağlanacak.

Yürümeye, çizgi romanlara, çizim yapmaya, Dodgers’a, okumaya, sokakta elimizde bir sopayla top peşinde koşturmaya ve tüm bunların yanı sıra Billie Holiday, Edith Piaf ve hepsinden öte Frank Sinatra’nın şarkılarına ileriki yıllarda aşık olacaktım. O zamanlar orada yaşayan herkes gibi benim de param yoktu. Şarkıları radyodan ezberler, okula, kütüphaneye ya da parka gitmek için sokakları arşınlarken melodilerini mırıldanırdım. Delikanlılık dönemimde, bazı hafta sonları metroya biner, daha önce hiç gitmediğim bir durakta iner ve yürümeye başlardım. Evlere, apartmanlara, oyun parklarına, okullara, mağazalara, kiliselere, sinagoglara bakardım. Tanımadığım bu insanların yaşamlarını hayal etmeye çalışırdım. Her yeni mahalle, hem tanıdık hem yabancıydı. Henüz farkında olmasam da aslında bir yazar olarak eğitiliyordum ben o sıralarda. Bu uçsuz bucaksız kent ve insanları hakkında öyküler buluyordum. Ve bu insanların hepsi mahallelerde yaşıyordu.

Artık yaşım sekiz değil. On sekizimde de değilim. Seksen yaşındayım. Bana bir hayat veren New York’un büyüleyiciliğini görmek şimdi her zamankinden zorsa, bunun nedeni öylesine bir nostalji değil. Biz New Yorklular sürekli değişen, evrilen, inşa edilen dinamik bir kentte yaşadığımızı biliyoruz. Bazen daha iyiye gidiyor, bazen de tersi yöne. Ama kentin değişmez bir sloganı var: “Yola devam, arkadaş!”

George Steinmetz

Nefes kesici olarak övülen, müsriflik göstergesi diye alay konusu olan 4 milyar dolarlık Dünya Ticaret Merkezi Bağlantı İstasyonu’nun tasarımı ünlü İspanyol mimar Santiago Calatrava’ya ait. İstasyon, New Jersey’den gelen trenleri 11 metro hattına bağlayacak.

George Steinmetz

Brooklyn, Prospect Park’ta, LeFrak Center at Lakeside’daki patikalar, kafe ve paten sahasının zarif geometrisi bir kış fırtınasında belirginleşiyor.

George Steinmetz

Bir otopark alanı üzerine kurulan West 54th Street’teki Mercedes House’da aşağı doğru inen ardışık balkonlar ve lüks araba markasına ait bir sergi salonu var.

George Steinmetz

Eskiden askeri üs olan Governors Adası, telkâri benzeri patikalarıyla körfezin ve Özgürlük Anıtı’nın göz alabildiğine manzarasını sunan bir park olarak yeniden yaşam kazandı.

George Steinmetz

Ünlü İtalyan mimar Renzo Piano tarafından tasarlanan yeni Whitney Amerikan Sanatları Müzesi’ni gezmeye gelenler, rengârenk boyalı sandalyelerden bir yerleştirmenin bulunduğu çatı teraslarını keşfediyor. 85 yıllık müzenin lüks Madison Avenue’den modern Chelsea bölgesine taşınması, kentin eski zenginlerin kalesi olmaktan yeni zenginlerin oyun alanı olmaya doğru geçirdiği değişimin bir göstergesi.

George Steinmetz

İster ufuk çizgisini bozan bir felaket olarak görülsün ister bir mühendislik harikası, sonbaharda inşaatı sürerken fotoğraflanan 432 Park, kentin en dikkat çekici süper yüksek binası haline geldi. En tepedeki dairelerden Central Park’ın nefes kesici manzarası izlenebiliyor. Çatı katı dairesi 95 milyon dolara satıldı.

George Steinmetz

Four Freedoms Park, 1970’lerde mimar Louis Kahn’ın tasarladığı en son çalışma olmuştu ancak proje üç yıl önce bitirilebildi. Franklin D. Roosevelt’in, ifade ve din özgürlüğüne, yoksulluk ve korkudan kurtulma özgürlüğüne dayalı bir dünya kurma çağrısı yaptığı 1941 yılındaki konuşmasını onurlandıran park, Doğu Nehri’ndeki yeniden geliştirilen Roosevelt Adası’nın güney ucunda bulunuyor.

Şimdilerde sayısı azalan benim gibi New York doğumlulardan oluşan kuşağımız kaybetmeyi çok eskiden öğrenmişti. Özellikle de biz Dodgers taraftarları. Evet, beyzbol tarihinin en iyi vurucuları bile on atıştan altısını kaçırıyordu ve dolayısıyla beyzbolun bize hayat hakkında öğretecek çok şeyi vardı. Ancak 1940’ların sonuyla 50’lerin başında World Series’de Yankee’lere sürekli yenilmemiz bizim açımızdan çok inciticiydi. Sloganımız hep “Gelecek yılı bekleyin!” oluyordu. Öyle de yaptık. 1955’e kadar. O yıl Brooklyn’in en sonunda Series’i kazanmasının ardından gazetelerden biri şu başlıkla çıkmıştı: “Gelecek Yıl Geldi.” Ancak iki yıl sonra, apar topar Kaliforniya’ya gidiveren Dodgers’ı tamamen kaybedecektik.

Ebbets Field’i, Polo Grounds’u ve ardından orijinal Yankee Stadyumu’nu da kaybettik. Eighth Avenue ile 50th Street köşesindeki Madison Square Garden’ı, büyük boksör Sugar Ray Robinson’ı antrenman yaparken ilk kez gördüğüm bir cadde yukarıdaki Stillman’s Jimnastik Salonu’nu da kaybettik. Bunlar bizim spor adı verilen laik dinimizin sade kiliseleri ve çatısız katedralleriydi. Kaybedilmiş olmaları bir hakaretti. Ya da biz öyle düşünüyorduk.

Mahalleler de değişti elbette. Ve onların da bir bölümünü kaybettik. Bizim mahalleye eroin 1950’lerin ortasında geldi ve hasarlı Amerikalı çocukları için her gece gözyaşı döken mavi yakalı nice göçmen anne–babanın mutluluğunu ellerinden aldı. 1980’lerin taş kokain salgını daha da kötüydü. GI Bill yasasının eğitim hizmetinden yararlanan ilk kuşak işçi sınıfı New Yorklular işte o zamanlar buradan gitmeye başladı. Kendi New York anılarını da yüklenip gidecek ve ülkenin başka yerlerinde içlerinde sürekli sızlayan bir pişmanlık taşıyacaklardı. Yıllar içinde, acı bir kayıp duygusuyla dolu mektuplar alacaktım bazılarından. Bu duyguyu çok iyi biliyordum. Ben de çoğu zaman aynı şeyleri hissediyordum. Bir gazeteci olarak kökenim New York’tu, öyküler için sokaklarını ve mahallelerini keşfe çıkardım. Ama yabancı yerlerde de bir gezgindim ben. Meksika’yı, GI Bill sayesinde keşfettiğim insanlarını, müziğini, yemeklerini, edebiyatını sevdim. Barselona, Roma, Porto Riko ve İrlanda’da yaşadım. Vietnam, Kuzey İrlanda, Nikaragua ve Lübnan’daki savaşlarda muhabirlik yaptım. Nereye gidersem gideyim, hep yürüyen bir insan, Fransızların deyişiyle bir flâneur oldum. Sadece bakan değil, aynı zamanda gören... 36 yaşıma kadar araba kullanmayı öğrenmedim.


Aşağı Manhattan’daki çevre dostu Conrad New York oteli, içinde bir de şef bahçesi bulunan bir yeşil çatıya sahip.

Birkaç yıl önce, Nobel Ödüllü İrlandalı şair Seamus Heaney’nin benim gibilerin doğasını kafamda açıklığa kavuşturan sözlerini okudum. “Güçlü bir şekilde kök saldığınız bir yer ve güçlü ilişkileriniz varsa,” demişti Heaney, “o zaman bir parçanızla hep özgürsünüzdür; dünyayı dolaşabilirsiniz çünkü nereye ait olduğunuzu bilirsiniz, geri dönecek bir yeriniz vardır.” Benim geri dönecek yerim kesinlikle hâlâ New York.

Ancak büyüleyiciliğin genelde pişmanlığa karıştığı yaşlılığın o belirsiz sularına doğru ilerlediğim şu günlerde kalbim gördüklerim karşısında sıkışıyor. Sevgili New York’umun durumu kötü. Eskisinden daha iyi durumda olan pek çok şey var elbette: Okullar, yiyecek, ırklararası ilişkiler, kamu güvenliği, hatta görgü. Bu kent benim gençliğimde olduğundan daha zengin ve daha sağlıklı. Ama –New York’ta her zaman bir ama vardır– kentin mimari yüzü daha soğuk, daha mesafeli, daha az insani, daha çok küçümser bir yanı var sanki. Manhattan’daki süper ince, süper yüksek yeni binalar gökyüzünü örtüyor, eskiden güneşin okşadığı caddelerin üzerine uzun, küstah gölgeler düşürüyor. Ve bu caddelerde trafik sıkışık. Paralize olmuş araçlar, buyurgan limuzinler, korna çalan sarı taksiler, homurdanan şişman sevkıyat kamyonetlerinden oluşan bir pop art eser gibi.

Devamını National Geographic Türkiye'nin Aralık sayısında veya iPad/iPhone/Android edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

George Steinmetz

Nefes kesici olarak övülen, müsriflik göstergesi diye alay konusu olan 4 milyar dolarlık Dünya Ticaret Merkezi Bağlantı İstasyonu’nun tasarımı ünlü İspanyol mimar Santiago Calatrava’ya ait. İstasyon, New Jersey’den gelen trenleri 11 metro hattına bağlayacak.

George Steinmetz

Brooklyn, Prospect Park’ta, LeFrak Center at Lakeside’daki patikalar, kafe ve paten sahasının zarif geometrisi bir kış fırtınasında belirginleşiyor.

George Steinmetz

Bir otopark alanı üzerine kurulan West 54th Street’teki Mercedes House’da aşağı doğru inen ardışık balkonlar ve lüks araba markasına ait bir sergi salonu var.

George Steinmetz

Eskiden askeri üs olan Governors Adası, telkâri benzeri patikalarıyla körfezin ve Özgürlük Anıtı’nın göz alabildiğine manzarasını sunan bir park olarak yeniden yaşam kazandı.

George Steinmetz

Ünlü İtalyan mimar Renzo Piano tarafından tasarlanan yeni Whitney Amerikan Sanatları Müzesi’ni gezmeye gelenler, rengârenk boyalı sandalyelerden bir yerleştirmenin bulunduğu çatı teraslarını keşfediyor. 85 yıllık müzenin lüks Madison Avenue’den modern Chelsea bölgesine taşınması, kentin eski zenginlerin kalesi olmaktan yeni zenginlerin oyun alanı olmaya doğru geçirdiği değişimin bir göstergesi.

George Steinmetz

İster ufuk çizgisini bozan bir felaket olarak görülsün ister bir mühendislik harikası, sonbaharda inşaatı sürerken fotoğraflanan 432 Park, kentin en dikkat çekici süper yüksek binası haline geldi. En tepedeki dairelerden Central Park’ın nefes kesici manzarası izlenebiliyor. Çatı katı dairesi 95 milyon dolara satıldı.

George Steinmetz

Four Freedoms Park, 1970’lerde mimar Louis Kahn’ın tasarladığı en son çalışma olmuştu ancak proje üç yıl önce bitirilebildi. Franklin D. Roosevelt’in, ifade ve din özgürlüğüne, yoksulluk ve korkudan kurtulma özgürlüğüne dayalı bir dünya kurma çağrısı yaptığı 1941 yılındaki konuşmasını onurlandıran park, Doğu Nehri’ndeki yeniden geliştirilen Roosevelt Adası’nın güney ucunda bulunuyor.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA