KASIM SAYISI BAYİDE!


ABONE OL

Isınan Dünyada Ormanlarımız

Dr. Sedat Kalem

25.9.2019

 

Isınan Dünyada Ormanlarımız

Toros Dağları’nın çetin koşullarında sıcaklık, kuraklık, hastalık gibi her türlü çevre ve insan etkisine karşı yaşama tutunarak bugüne ulaşmayı başarmış yaşlı sedir ormanları, iklim değişiminden en çok etkilenmesi beklenen bölgelerden biri olan Akdeniz kuşağında sağlam bir kale.

Arazi kullanımı değişiklikleri, yangınlar ve iklim değişimi, dünyanın ciğerleri olan ormanları tehdit ediyor. Türkiye’deki ormanları nasıl bir gelecek bekliyor?

Ben 1960’ların ortasında Türkiye’nin ormanlık bir bölgesi olan Batı Karadeniz’de doğdum... Okul çağındayken elektriğimiz vardı ama henüz ne televizyon, ne de internet hayatımıza girmişti. Hayal gücümüzün sınırları, evimizdeki radyo, raflardaki kitaplar ve öğretmen babamın eve getirdiği gazetelerdi. Ancak ilkokul 4. sınıfa geçtiğimde sosyal bilgiler dersi için hediye olarak aldığım Büyük Atlas’ın (Prof. Faik Sabri Duran) yeri bir başkaydı. Alaska’dan Afrika’ya, Amazonlar’dan Himalayalar’a başka diyarların topraklarına, bayraklarına, canlılarına ve bizimkinden farklı insan yüzlerine dalar giderdim atlasın sayfaları arasında. Gerçek anlamda ülkemizin başka coğrafyalarının farkına 10 yaşımdan sonra vararak, onları tanımaya ve anlamaya başladım. İlkokulu bitirdiğim yaz (1975) karayolu ile Ankara üzerinden Diyarbakır’a giderken Anadolu’yu neredeyse boydan boya geçmek ilk uygulamalı coğrafya dersim oldu. Belgesel filmlerin bu kadar yaygın olmadığı o yıllarda (Kaptan Cousteau hariç), Orta Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırları, Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiirindeki Ulukışla’da merhaba dediğim Toros Dağları, Fırat ile Dicle’nin hayat verdiği Güneydoğu ovaları ve Doğu Anadolu’daki sarp vadilerin, seyahat ettiğim otobüsün penceresinden akışı canlı bir belgesel gibiydi.

O yaşa kadar, doğduğum ve büyüdüğüm Kastamonu’da bana sıradan gibi görünen zümrüt yeşili ormanlara ve onlarla iç içe yaşama, Güneydoğu’da geçen çocukluk–ilk gençlik yıllarımda duyduğum özlemin, daha sonra profesyonel hayatımın da orman ve doğa etrafında şekillenmesinde önemli payı oldu. Belki de, ormanın farkına ondan uzak kaldığım yıllarda varmaya başlamıştım. Onun, kimi toplumsal, ekonomik, kültürel, hatta ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılayan bir kaynak değeri olduğunu üniversite eğitimimde öğrendim; ekolojik/biyolojik önemini ise WWF–Türkiye’de (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) devam eden profesyonel yaşamımda daha iyi kavramaya başladım. Edindiğim her yeni bilgi ve deneyim ormana bakışımı zenginleştirdiği kadar, ona yönelik farklı beklentileri anlayabilmeme ve daha iyi tahlil edebilmeme yardımcı oldu. Bir köylüye göre orman iş–ekmek iken, bir kentli için nefes alma (rekreasyon) imkânı, biliminsanına göre ekolojik sistem, hasta için şifa kaynağı, çiftçiye bereket, yerel yönetici için suyun güvencesi, turizmci ve madencinin gözünde yatırım alanı, bizim gibi “doğaperestler” içinse yaşam kaynağı.

Günümüzün anlayışına göre orman yönetimi, yer yer birbiriyle çatışan/çelişen ya da belli bir ölçüde uyum gösteren bütün bu farklı ve karmaşık beklentileri akıl ve bilim yoluyla asgari müştereklerde bir düzene koyma sanatı. Dışarıdan basit gibi görünse de orman, iklim ya da insan kaynaklı (çevresel, antropolojik, vb.) çeşitli dışsal etkenler altında çok sayıda canlı ve cansız bileşenin karmaşık bir ilişki yumağı içinde bir arada varlığını sürdürdüğü bir organizma. Aynı zamanda statik değil, dinamik; yani zamana bağlı olarak değişim gösteren ekolojik bir süreç. Orman da bizler gibi, etkisi altında bulunduğu koşullarla değişiyor, dönüşüyor, büyüyor, yaşlanıyor, tehlikeler atlatıyor; yeri geliyor yeni şartlara uyum sağlayarak yapısını değiştiriyor ve yoluna devam ediyor. Anadolu’da bir doğa parçasının yüzlerce yıl boyunca akan, havadan çekilmiş görüntülerini izleme imkânımız olsaydı bu süreci gözlemleyebilirdik.


Anadolu’nun kadim meşeliklerini ve kuzey bölgelerimizde ekim sonlarında sıcak tonlara kavuşan ılıman kuşak ormanlarını barındıran Türkiye, önemli bir doğal mirasa sahip. [Melike Beşparmak/GETTY]

Düzen böyle işlerken, bir de bundan faydalanma ihtiyacı ve arzusu içinde olanlar, yani ürün ve hizmet talep edenler var. Taşıma kapasitesi içinde kalmak kaydıyla, insan ve diğer canlılar ormanda beslenme, barınma ve üreme imkânı buluyor, gezegenimizin iklimi dengeleniyor, su ve karbon döngüsü sağlanıyor, toprağın oluşum ve gelişim süreci devam ediyor. Bu nedenle, orman adı verilen bu karmaşık ve dinamik sisteme –ve sürece– insanın doğru müdahalesi son derece önemli. Elinizin ayarı kaçarsa, beklenmedik sonuçlarla karşılaşabilir; geri dönülmez yollara girebilirsiniz. Bu nedenle olsa gerek, ormancılık eğitiminde, yalnızca botanik, zooloji, ekoloji, iklim gibi doğabilimleri öğretilmez, aynı zamanda ekonomi, politika, maliye, inşaat gibi başka kasların da geliştirilmesi amaçlanır.

Dünya genelinde insan nüfusunun henüz 1 milyara erişmediği 19. yüzyıl başlarına kadar, birçok yerde olduğu gibi, ülkemizde de kamu adına, insanın ormanla ilişkisini düzenleyen hukuksal veya yönetsel mekanizmalar yoktu.

O çağlarda tanrının biz insanlara bağışladığı sınırsız bir armağan gibi görülen doğada insanın beslenme, barınma ve benzeri konularda ihtiyaç duyabileceği her şey ormandan serbestçe karşılanabiliyordu... Ta ki 1839’da Tanzimat Fermanı’yla getirilen ilk düzenlemeler ve ormancılık hizmetlerinin takibi için Ticaret Nezareti’ne bağlı bir “Orman Müdürlüğü” kuruluncaya kadar. 1870’de kabul edilen Orman Nizamnamesi çerçevesinde yapılan uygulamalar ile cumhuriyetin kuruluş yıllarında başlatılan çeşitli girişimler bir yana bırakılacak olursa, ülkemizde modern ormancılığa geçiş, ilk Orman Kanunu’nun (3116) kabul edildiği ve ormanların devlet eliyle planlı bir şekilde yönetilmesiyle görevlendirilen Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) kurulduğu 1937’de başladı. Ormanlarımız halen 1956 yılında kabul edilen ve bazı değişikliklerle yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu çerçevesinde, Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde ülke geneline yayılmış yerel birimleriyle (işletmeler, şeflikler) OGM tarafından yönetiliyor. Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü (ÇEM) ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) de kendi misyonları ve yasal düzenlemeleri çerçevesinde, ormanlarımızın korunması ve geliştirilmesinde önemli rollere sahip.

1917 yılında hazırlanan ilk amenajman (yönetim) planıyla Türkiye ormancılığında planlı döneme ilk adım atılmış olsa da bunun gerçek anlamda ülke geneline yayılma süreci 1963 yılında başladı ve 1972’ye kadar geçen on yıl içinde bütün ülkenin orman amenajman planları tamamlandı. Böylece tüm Türkiye’yi planlayan ilk sektör ormancılık oldu. İlk plan döneminin tamamlanmasından sonra her yıl ormanlarımızın yaklaşık onda birinde yapılan plan yenileme çalışmaları aralıksız sürüyor; yani her bölgenin planı 10 yılda bir yenilenmiş oluyor. Önceleri sanayi ve enerji amaçlı odun üretimi odaklı olan planlama ve yönetim modeli son yıllarda –uluslararası süreçlerin ve yeni yaklaşımların da etkisiyle– ekosistem tabanlı (fonksiyonel) planlama modeline dönüştürüldü. Buna göre ormanlar, yalnızca ağaç üretimine değil, doğa koruma ve iklim, rekreasyon, odun dışı orman ürünleri, su düzenleme, toprak koruma gibi farklı işlevlere göre sınıflandırılarak planlanıyor; amaçlar buna göre belirleniyor ve hedefler bu amaçlara göre önceliklendiriliyor.


Bu yıkıcı manzaralarla karşılaşmamak için yangınların çıkma nedenleri ile ormanın kolay tutuşma ihtimalini azaltacak ve iklim değişimine karşı dayanıklılığını artıracak önleyici müdahaleler de en az söndürme çalışmaları kadar önem taşıyor. [Fuatagabey/ISTOCK]

İnsan nüfusundaki ve orman kaynaklarına yönelik talepteki artışa karşın, 1990’dan bu yana gösterilen olağanüstü çabalarla yüzde 50 oranında azaltılmış olsa da, dünya genelinde ormansızlaşma eğiliminin hâlâ devam ettiği bir gerçek. BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, 1990’da dünyanın yüzde 31,6’sını kaplayan toplam 4128 milyon hektar orman alanı 2015 yılına gelindiğinde 3999 milyon hektara, yani yüzde 30,6 seviyesine indi. Başka bir deyişle, bu 25 yıllık süre içinde 129 milyon hektar; yani Türkiye yüzölçümünün (78 milyon ha) bir buçuk katından daha büyük bir orman parçası çeşitli nedenlerle yeryüzünden silindi. Nitelik açısından bakıldığında da, doğal ormanlar azalmaya devam ederken, insan eliyle yetiştirilenler artıyor.

Kayıplar daha çok küresel biyolojik çeşitlilik ve iklim açısından önem taşıyan tropikal ve sub-tropikal bölgelerde yaşanıyor. Ilıman kuşakta yer alan Avrupa ve Kuzey Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de, yaşanan birtakım olumsuzluklara karşın –1973 ve sonrasına ait– resmi istatistikler, orman alanlarında bir miktar artış yaşandığını, yani bilançonun artıda olduğunu gösteriyor. OGM’nin, “Türkiye Orman Varlığı 2015” raporuna göre, Türkiye ormanlarının genel olarak kapladığı alan 22,3 milyon hektar. Bu da ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 28,6’sına karşılık geliyor. 1973 yılında ülkemizdeki ormanlık alanlar 20,2 milyon hektar (%25,8); 2005’te 21,2 milyon hektardı (% 27,2). Buna göre, 1973–2015 arasındaki 42 yıl içinde genel orman alanı 2,1 milyon hektar, dikili ağaç serveti ise 700 milyon m artmış görünüyor. Farklı taraflarca farklı nedenlere dayandırılsa da, başta ağaçlandırma çalışmaları olmak üzere boşluklu kapalı alanların iyileştirilmesi, ormanın sürdürülebilirliği için ağaç servetinde ortaya çıkan artışın bir bölümünün ormanda bırakılması, orman köylerinde yaşanan göç sonucu yöre halkının tarım, mera ve benzeri amaçlarla kullandığı açık alanların tekrar ormana dönüşmesi (ülke genelinde yaşanan sosyo-ekonomik değişim) ve hatta ormanlarla ilgili envanter teknikleri ve araçlarının zamanla gelişmesi (örneğin daha önceki dönemlerde manuel yöntemlerle yapılan ölçüm işlemlerinin dijitalleşmesi; coğrafi bilgi sistemlerinin kullanılması) sonucu daha hassas ölçümlerin yapılabilmesi, bu artışların başlıca nedenleri arasında sayılıyor.

Binlerce yıldır süregelen yoğun insan etkisi ve zorlu ekolojik koşullar altında kırılgan bir yapıya sahip olan Anadolu’da ormanlarımızın yaklaşık yarısı (% 57) “normal kapalı” (12,7 milyon ha) nitelikte iken diğer yarısı (%43) “boşluklu kapalı” (9,6 milyon ha), yani odun üretimi odaklı eski tanımlamaya göre “bozuk” alanlardan oluşuyor. Normal kapalı ormanda, ağaçların tepe çatısının toprağa izdüşümü %11–100 arasında iken, boşluklu kapalı ormanda %10’un altında.


Toros Dağları üzerinde yaşlı meşelerden oluşan bu ağaç toplulukları, kuşaklar boyu yaylacılık yapan insanlara hizmet etmekle kalmadı, oluşturduğu habitatlarla son zamanlarda birçok yeni böcek türünün bilime ve Türkiye faunasına kazandırılmasını sağladı. Orman ürünleri üretimi açısından cazip görülmese de, kesimler sonucu hızla azalan bu tür doğal ormanların biyoçeşitlilik için korunması gerekiyor. [Imagedepotpro/ISTOCK]

Ağaç kompozisyonu açısından, Türkiye’de ormanların yarıya yakını (%48) çam ve göknar türleri ile sedir ve ladin gibi saf iğne yapraklı ağaçlardan, yaklaşık üçte biri (%33) başta meşe türleri olmak üzere kayın, gürgen, kestane, kızılağaç gibi geniş yapraklı ağaçlardan, geriye kalan yaklaşık beşte biri (%19) ise iğne ve geniş yapraklı türlerin karışımından oluşuyor. Akdeniz’den Kafkasya’ya geniş bir coğrafyaya yayılan ormanlarımızın en önemli özelliği sahip oldukları tür çeşitliliği ve doğal/primer ormanların bolluğu. Örneğin, İskandinavya’da orman alanları sarıçam, ladin, huş, titrek kavak gibi birkaç türden oluşurken Türkiye florasındaki ağaç türü sayısı 200’ü aşıyor. Ağaç türü açısından ormanlarımızın şampiyonu olan meşe ve ardından gelen kızılçam ve karaçam alan bakımından ilk üç sırayı alıyor. Yaklaşık yirmi türüyle adeta bir meşe cenneti olan ve Truva göknarı, Kasnak meşesi, Doğu sığlası gibi endemik ağaç türlerine ev sahipliği yapan Türkiye kızılçam, sedir, ardıç, servi gibi kendine has orman tipleri açısından da içinde bulunduğu coğrafyada özel bir yere sahip.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF–Türkiye) tarafından, çok sayıda botanik uzmanının katkısıyla, 1997 yılında belirlenen 122 Önemli Bitki Alanı’nın en az 74’ü; yine aynı kuruluş tarafından belirlenen 94 Önemli Kuş Alanı’nın 20’si ormanlarda bulunuyor. Aynı yıl WWF tarafından belirlenen Avrupa ormanlarının biyoçeşitliliği yüksek ve korunması öncelikli “100 sıcak noktası” arasında Türkiye’den 9 alana yer verilmişti. Toplam 12 bin bitki taksonuna (tür, alttür) ev sahipliği yapan Avrupa kıtasına karşın Türkiye, üçte biri endemik, kabaca 11 bini aşkın bitki taksonu, 470’in üzerinde kuş, 160’tan fazla memeli türü, sürüngen ve ikiyaşamlı yüzlerce karasal canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Bu bakımdan Akdeniz kuşağında rakibimiz yok. Buradaki aslan payı ise –bozkırlarımız, sulakalanlarımız ve yaylalarımızın da hakkını vererek– ormanlarımıza ve hatta pek de itibar görmeyen makilerimize ait. Sonuç olarak, Türkiye ormanları, yalnızca ağaç serveti açısından değil, biyolojik çeşitlilik, toprak ve su koruma, hatta karbon tutma açısından da; ve yalnızca ulusal ölçekte değil, bölgesel düzeyde de önem taşıyor. Ancak, ulusal park, tabiatı koruma alanı gibi korunan alanların ülke yüzeyine oranı açısından taraf olduğumuz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2020 için öngördüğü yüzde %20 hedefinden hâlâ epey uzaktayız. Korunan alanlarımızı gerçekten iyi koruyabiliyor muyuz? O da ayrı bir tartışma konusu.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA