EYLÜL SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Plastik

Laura Parker

Randy Olson

30.5.2018

 

Plastik

Denizatları, akıntılarda ilerleyebilmek için sürüklenen deniz çayırlarına ve diğer doğal döküntülere tutunuyor. Endonezya’nın Sumbawa adası açıklarındaki kirli sularda ilerleyen bu denizatı plastik bir kulak temizleme çubuğuna tutunmuş. Fotoğrafçı Justin Hofman, “Hiç var olmamasını dilediğim türden bir görsel,” diyor.

Onu biz icat ettik. Onsuz yaşayamıyoruz. Ve artık içinde boğuluyoruz.

İngiltere’nin Plymouth kentinden Kuzey Amerika’ya göç eden ilk Püritenlerin zamanında plastik icat edilmiş olsaydı –ve Mayflower gemisi şişelenmiş su ve plastik ambalajlı atıştırmalıklarla dolup taşsaydı– bıraktıkları plastik çöpler dört yüzyılın ardından olasılıkla günümüzde hâlâ varlığını sürdürüyor olacaktı.

Püritenler de günümüz insanlarının çoğu gibi boş şişe ve ambalajlarını denize atsaydı, Atlas Okyanusu’nun dalgaları ve güneş tüm bu plastiği minik parçalara ayıracaktı. Ve bu parçalar günümüzde dünyanın tüm denizlerinde sürüklenmeyi sürdürecek, içlerinde zaten var olanlara ek olarak yeni zehirli maddeler emecek ve şanssız bir balık ya da istiridye ve belki de nihai olarak içimizden biri tarafından yenilmeyi bekliyor olacaklardı.

Neyse ki onların zamanında plastik yokmuş diye düşünüyorum, İngiltere’nin güney sahili boyunca Plymouth’a doğru yaptığım tren yolculuğu sırasında. Plastik yüzünden, başta denizlerde olmak üzere başımıza açtığımız derdi anlamamı sağlayacak birini görmeye gidiyorum.

Plastik ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfedildiği ve gerçek anlamda üretimi 1950 civarında başladığı için başa çıkmamız gereken miktar yalnızca 8,3 milyar ton. Bunun 6,3 milyar tonundan fazlası atık. Bu atıkların şoke edici bir miktarı –5,7 milyar ton– hiç geridönüşüm işlemine tabi tutulmamış olanlardan oluşuyor… 2017’de bu hesaplamaları yapan biliminsanlarını hayrete düşüren de bu oldu.

Dünya’nın en son gider deliği sayılan okyanusa geridönüşüme girmemiş ne kadar plastik atığın ulaştığı bilinmiyor. Georgia Üniversitesi mühendislik profesörü Jenna Jambeck, 2015’te yaptığı kaba bir tahminle dikkatleri çekmişti: Yılda yalnızca sahil bölgelerinden çıkan 4,8 milyon ila 12,7 milyon tonluk bir miktardan söz ediyordu.

Jambeck ve meslektaşları, bunların çoğunun gemilerden bırakılmadığını ve büyük oranda Asya’da olmak üzere umursamazlıkla yerlere ve nehirlere atılmış olduğunu söylüyor. Ardından da rüzgârlarla ve suyla sürüklenerek denizde son buluyorlar. “Dünyanın tüm sahilleri boyunca, bir metre aralıklarla içi plastik çöp dolu 15 naylon poşet durduğunu düşünün,” diyor Jambeck. Bu miktar, okyanusun her yıl bizden aldığı ortalama çöp tahminine –yaklaşık 8 milyon tona– karşılık geliyor. Bu plastiğin, biyolojik olarak çözünüp molekül bileşenlerine tamamen ayrışmasının ne kadar zaman alacağı belirsiz. Tahminler 450 yıl ile sonsuzluk arasında değişiyor.


Bangladeş, Dakka’daki Buriganga Nehri’nde yıkanan şeffaf plastikleri seren ve kurumaları için arada bir tersyüz eden Noorjahan, bir yandan da oğlu Momo ile ilgileniyor. Bu plastikler daha sonra geridönüşümcüye satılacak. Dünya genelinde plastiğin beşte birinden azı geridönüştürülüyor. ABD’deki geridönüşüm oranı yüzde 10’dan az.

Bu sırada okyanusa karışan plastiklerin her yıl milyonlarca deniz canlısını öldüreceği tahmin ediliyor. Aralarında soyu tükenmek üzere olanlar da olmak üzere yaklaşık 700 türün etkilendiği biliniyor. Kullanılıp atılmış balık ağları ve altılı içeceklerin plastik halkaları yüzünden boğulanlar gibi bazı örneklerde zarar gözle görülüyor. Çok daha fazla canlı ise gözle görünmez biçimde zarar görüyor. Zooplanktondan balinalara kadar denizlerde yaşayan her boyutta tür, beş milimetreden küçük boyuttaki mikroplastikleri yiyor. Hawaii’nin Büyük Ada’sındaki, aslında el değmemiş olması gereken bir kumsalda –buraya kadar gelen asfalt bir yol yok– bileklerime kadar mikroplastiğe batmış hâlde yürüyorum. Ayaklarımın altında çıtırdıyorlar. Bazı insanların okyanustaki plastikleri neden iklim değişikliğine denk tutulması gereken, eli kulağında bir facia olarak gördüğünü o zaman anlıyorum. Geçen Aralık’ta Nairobi’de yapılan küresel zirvede, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın lideri bir “okyanus mahşerinden” söz etmişti.

Ancak bu iki sorun arasında önemli bir fark var: Okyanuslardaki plastik, iklim değişikliği kadar karmaşık bir sorun değil. En azından şimdiye kadar okyanuslardaki çöpü inkâr eden olmadı. Bu konuda bir şey yapmak için dünyanın enerji sistemini sil baştan yapılandırmamız da gerekmiyor.

Gelişmekte olan ülkelerde 25 yıldır çöp konusunda çalışmalar yürüten Vermontlu kaynak ekonomisti Ted Siegler, “Çözümünün ne olduğunu bilmediğimiz bir sorun değil,” diye konuşuyor. “Çöpü nasıl toplayacağımızı biliyoruz. Herkesin yapabileceği bir şey. Nasıl yok edeceğimizi biliyoruz. Nasıl geridönüştüreceğimizi biliyoruz.” Bu sayılanların gerekli kurumları ve sistemleri inşa etme meselesi olduğunu söylüyor. İdeal olansa bunun, okyanuslar gelecek yüzyıllar boyunca geri dönülmez biçimde plastik çorbası hâline gelmeden önce yapılması.

Randy Olson

Madrid kent merkezindeki belediye binasının önünde bulunan Cibeles çeşmesi plastik şişe kaynıyor. Luzinterruptus sanat kolektifi, tek kullanımlık plastiklerin çevreye etkisine dikkat çekmek amacıyla geçen sonbaharda fotoğraftaki dahil olmak üzere kentteki üç çeşmeyi 60 bin atık şişeyle doldurdu.

Randy Olson

Bangladeş’teki Buriganga Nehri’nin kollarından biri üzerinden geçen köprünün altında bir aile, hurdacıya satmak üzere plastik şişelerin etiketlerini çıkarıp, yeşil şişeleri şeffaf olanlardan ayırıyor. Buradaki çöp toplayıcılar ayda ortalama 100 dolar civarında para kazanıyor.

Randy Olson

Plastik şişe dolu kamyonlar, Filipinler, Valenzuela’daki bir geridönüşüm tesisine yanaşıyor. Manila kent merkezinin sokaklarından çöp toplayıcılar tarafından toplanan şişeler, hurdacılara satılıyor ve sonra da buraya getiriliyor. Plastik şişeler ve kapakları kesilip kırılıyor, geridönüşüm zincirine satılıyor, sonra da ihraç ediliyor.

Randy Olson

Elle toplanan, yıkanan ve ayrıştırılan renkli plastik parçaları Buriganga’nın kıyısında kurutuluyor. Dakka ve civarındaki gayri resmi geridönüşüm endüstrisinde 120 bin kadar kişi çalışıyor. Kentin 18 milyon sakini günde 10 bin ton kadar atık üretiyor.

Randy Olson

Recology’nin San Francisco’daki en büyük geridönüşüm fabrikası günde 450–550 ton arasında ürün işliyor. ABD’de naylon poşetleri kabul eden az sayıdaki fabrikadan biri olan bu şirket, geridönüştürdüğü miktarı son 20 yıl içinde iki katının üzerine çıkardı. Taşıma bandı, karışık plastiği optik ayrıştırıcıya ulaştırıyor.

Randy Olson

Dünyadaki şişelenmiş suların yüzde 11’ini üreten Nestlé Waters, 1994’ten bu yana yarım litrelik şişelerindeki plastik miktarını yüzde 62 azalttığını söylüyor. Maine eyaletinin Hollis kasabasındaki Poland Spring fabrikası, şirketin Kuzey Amerika’daki en büyük tesisi.

Richard Thompson, İngiliz sonbaharına özgü kasvetli gri gökyüzünün hâkimiyetindeki Plymouth’da, üzerinde sarı yağmurluğuyla Plymouth Üniversitesi’nin limana kurulmuş Coxside Deniz İstasyonu’nun önünde bekliyor. 54 yaşındaki Thompson, deniz ekoloğu olarak sıradan bir kariyere doğru ilerlediği 1993 yılında Man Adası’nda ilk kez bir kumsal temizleme çalışmasına katılmış. Diğer gönüllüler plastik şişeler, naylon poşetler ve ağlarla ilgilenirken, Thompson ayaklar altında kaldığı için göze çarpmayan, denizin yükselme sınırındaki küçük parçacıklar üzerinde yoğunlaşmış. İlk başta bunların plastik olup olmadığından bile emin değilmiş. Emin olmak için adli kimyacılara başvurması gerekmiş.

O dönemde –en azından akademik çevrelerde– çözülmesi gereken bir gizem söz konusuydu: Biliminsanları denizde neden daha fazla plastik olmadığını merak ediyordu. Dünya üretimi katlanarak artmıştı –1950’de 2,1 milyon ton olan miktar, 1993’te 147 milyon tona, 2015’te de 407 milyon tona yükselmişti. Ama okyanuslarda sürüklenen ve kıyılara vuran plastik miktarı her ne kadar endişe verici olsa da aynı hızla artış göstermemişti. “O zaman gündeme şöyle bir soru geliyor: Bu plastik nerede?” diyor Thompson. “Nerede olduğunu bilmeden çevreye verdiği zararı belirleyemeyiz.”

İlk kumsal temizliğinden bu yana, sorulara bir yanıt bulmak için atılan ilk adıma Thompson da katkıda bulunmuş: Kayıp plastik o kadar küçük parçalara bölünüyor ki görülmesi zorlaşıyor. Thompson, 2004’te yayımladığı bir raporda bu küçük parçalar için “mikro–plastik” terimini ilk kez kullanmış ve okyanusta “büyük boyutlu kümelenme potansiyeline” sahip olduklarını –daha sonra anlaşıldığı üzere doğru olarak– öngörmüştü.

Geçen sonbaharda Plymouth’da buluştuğumuzda, iki öğrencisiyle birlikte gerçekleştirdiği ve plastiği parçalayan şeyin yalnızca dalgalar ve güneş ışığı olmadığına işaret eden bir araştırmayı henüz tamamlamıştı. Laboratuvardaki deneylerde Orchestia gammarellus türünden amfipodların –karidese benzeyen ve Avrupa sahil sularında yaygın görülen kabuklular– naylon torba parçalarını yediğini görmüş ve tek bir torbayı 1,75 milyon mikroskobik parçaya ayrıştırdıkları sonucuna varmışlardı. Thompson’ın ekibi, bu küçük hayvanların, normal besinleri olan mikrobiyal tabaka ile kaplı plastikleri özellikle hızlı yediğini ortaya çıkarmıştı. Plastik parçalarını ya tükürüyor ya da daha sonra boşaltım yoluyla sistemlerinden atıyorlardı.

En derin deniz tabanındaki çökeltilerden Kuzey Kutbu’ndaki yüzer buza kadar, insanların göz attığı her yerde mikroplastik bulundu. Kuzey Kutbu’nda önümüzdeki on yıl içinde gerçekleşecek erimeyle, bir tahmine göre bir trilyonu aşkın plastik parçası suya karışacak. Hawaii’nin Büyük Ada’sındaki bazı sahillerde kumun yüzde 15’i mikroplastik parçalarından oluşuyor. Arşınladığım Kamilo Point kumsalı, okyanus havzaları civarından çöp taşıyan ve büyük gruplar hâlinde toplanmalarına neden olan beş döner girdap sisteminin en çöplü olanından, Kuzey Pasifik girdabından plastik topluyor. Kamilo Point’teki kumsalda çamaşır sepetleri, şişeler; Çince, Japonca, Korece, İngilizce ve Rusça etiketli kutular yığılı. Güney Pasifik’teki insansız mercan adası Henderson’da araştırmacılar Güney Amerika, Asya, Yeni Zelanda, Rusya ve hatta İskoçya gibi uzak yerlerden inanılmaz miktarda plastik buldu.

Thompson ile tüm bunları konuştuğumuz sırada, tur motoru Dolphin bizi Plymouth açıklarındaki hafif çalkantılı boğazda gezdiriyor. Thompson planktonları incelemekte kullanılan ve “manta trolü” denilen ince delikli bir ağ salıyor denize. Bazı araştırmacıların birkaç yıl önce 10 türden 504 balık toplayıp Thompson’a verdikleri yerin civarındayız. Balıkları kestiğinde, şaşırtıcı biçimde üçte birinden fazlasının midesinde mikroplastik bulmuştu ve bu bulgu uluslararası çapta manşetlere taşınmıştı.

Bir süre dolaştıktan sonra, Thompson manta trolünü geri çekiyor. En dibinde renkli plastiklerden ufak bir konfeti birikintisi var. Thompson yediği balığın içindeki mikroplastikler konusunda endişelenmiyor; bunların balığın bağırsağından yediğimiz et kısmına geçtiğine dair pek bir kanıt yok (bkz. sayfa 96). Hiç kimsenin göremediği şeyler konusunda daha çok endişe duyuyor: biçimlendirilebilirlik gibi özellikler kazandırmak amacıyla plastiğe katılan kimyasallar ve mikroplastiklerin daha da küçülmesiyle oluşan nanoplastikler. Bunlar balık ve insan dokularına giriyor olabilir.

“Üretim aşamasında kimyasalların bazen çok yüksek yoğunlukta bulunduğunu biliyoruz,” diyor Thompson. “Ama balıkların ısırabileceği boyuta kadar küçülen plastikte ne kadar katkı maddesi kaldığını bilmiyoruz. Kimse çevrede nanopartikül bulmuş değil; analitik ekipmanların saptama düzeyinin altındalar. İnsanlar var olduklarını düşünüyor. Dokuya girme potansiyelleri var –ki bu da her şeyi değiştirir.” Thompson bilimle kol kola gitmeye dikkat ediyor. Ortalığı alevlendirme peşinde değil ama okyanustaki plastik çöplerin estetik kaygıdan çok daha önemli bir sorun olduğu inancında. “Balık yemenin tehlikeli olup olmadığı konusunda önemli bir kanıt beklememiz gerekmiyor,” diyor. “Harekete geçmek için yeterli kanıt var.”


1955 tarihli Life dergisinde görülen Amerikalı aile, tek kullanımlık plastiklerin de pay sahibi olduğu “At Gitsin Yaşam Tarzı”nın doğuşunu kutluyor. Tek kullanımlık plastikler, dünyanın her yerinde insanlara büyük kolaylık sağladı ama günümüzde okyanuslarımızı dolduran plastik atıkların büyük bölümünü de onlar oluşturuyor. [Fotoğraf: Peter Stackpole, Life Picture Collection/Getty Images]

Bu noktaya nasıl geldik? Plastik mucizesinin karanlık yüzü kendini ilk olarak ne zaman gösterdi? Teknoloji dünyasının muhteşem buluşlarının çoğu hakkında sorulabilecek bir soru bu. Müttefiklerin II. Dünya Savaşı’nı kazanmasında rol oynayan plastik ürünler –naylon paraşütleri ve hafif uçak parçalarını düşünün– o dönemden itibaren çok az buluşun gerçekleştirdiği derecede ve genelde daha iyiye gitmek üzere hayatımızı değiştirdi. Uzaya gitmeyi kolaylaştırdı, tıpta devrim yarattı. Günümüzün tüm arabalarını ve jumbo jetlerini hafifleterek yakıttan tasarruf edilmesini sağlıyor –ve kirliliği azaltıyor. Tüy kadar hafif streç film olarak taze yiyeceklerin ömrünü uzatıyor. Hava yastıklarında, kuvözlerde, kasklarda ve günümüzde baş düşman olarak görülen tek kullanımlık şişelerde çaresiz durumdaki insanlara temiz içme suyu götürmekte kullanılan plastik her gün hayat kurtarıyor.

İlk kullanım yollarından biri sayesinde yaban hayatına da yararı dokunmuştu. 1800’lerin ortasında piyano tuşları, bilardo topları, taraklar ve her tür biblo az bulunur doğal bir malzemeden yapılıyordu: fildişi. Fil popülasyonlarının tehlike altında olması, fildişinin pahalılığı ve nadirliği nedeniyle, New York’taki bir bilardo şirketi alternatif bulan kişiye 10 bin dolarlık ödül vereceğini açıkladı.

Susan Freinkel’ın Plastic: A Toxic Love Story (Plastik: Zehirli Bir Aşk Hikâyesi) adlı kitabında anlattığına göre, John Wesley Hyatt adlı amatör bir kâşif bu zorlu görevi ciddiye aldı. Selüloit adlı yeni malzemeyi, tüm bitkilerde bulunan bir polimer olan selülozdan elde etmişti. Hyatt’ın şirketi bu malzemenin “giderek azalan kaynaklar peşinde gezegeni talan etme” ihtiyacını ortadan kaldıracağını söyleyerek övünüyordu. Selüloit, en azından bazı filleri kurtarmanın yanı sıra, bilardoyu aristokratlara özgü bir hobi olmaktan çıkarıp çalışan insanların barlarda oynadığı bir oyun hâline getirdi.

Bu, plastiğin yol açtığı büyük devrime –malzeme bolluğu dönemine– dair yalnızca küçük bir örnek. Plastiğin, bizlere bol miktarda ucuz enerji sağlayan petrolden yapılmaya başlanmasıyla birlikte, söz konusu devrim 20. yüzyılın başlarında hız kazandı. Petrol rafinerilerinin bacalarından etilen gibi çok miktarda gaz çıkıyordu. Kimyacılar, doğada bulunan polimerlerle çalışmak yerine, bu gazları her tür yeni polimer –örneğin polietilen tereftalat (PET)– üretmek için monomer denilen yapıtaşları olarak kullanabileceklerini keşfettiler. Ve bir olasılıklar dünyası belirdi. Plastikten her şey yapılabilirdi –yapıldı da. Çünkü plastik ucuzdu. O kadar ucuzdu ki, hiç saklamayacağımız şeyler yapmaya başladık. Life dergisi 1955’te Amerikan ev kadınlarının angaryadan kurtuluşunu kutlamıştı. “At Gitsin Yaşam Tarzı” başlığı altındaki fotoğrafta tabak, bardak ve çatal bıçakları havaya atan bir aile görülüyordu. Tüm bunları temizlemenin 40 saat alacağı belirtilen yazıda, “Oysa hiçbir ev kadını bu tür işlerle uğraşmak zorunda değil,” deniyordu. Plastik karanlık yüzünü ne zaman mı göstermeye başladı? O fotoğraftaki çöp yere düştüğünde.

Altmış yıl ardından, her yıl üretilen 406 milyon ton plastiğin kabaca yüzde 40’ı tek kullanımlık ve bunların çoğu satın alındıktan birkaç dakika sonra atılmak üzere hazırlanmış paketler. Üretim öyle büyük bir hızla arttı ki, günümüze kadar üretilen plastiğin yarısı son 15 yıl içinde imal edildi. Geçtiğimiz yıl, belki de dünyanın en büyük plastik şişe üreticisi olan Coca–Cola Company ilk kez şişe imalat miktarını açıkladı: yılda 128 milyar adet. Nestlé, PepsiCo ve diğerleri de şişe dağları yaratmaya devam ediyor.

Plastik üretimindeki artış, atık yönetiminin ayak uyduramayacağı kadar hız kazandı. Okyanusların kuşatma altında olmasının nedeni de zaten bu. “Sistemi çökertmiş olmamız şaşırtıcı değil,” diyor Jambeck. “Bu tür bir artış, hazırlıksız her sistemi çökertir.” 2013’te bir grup uzman “at gitsin yaşam tarzı” konusunda yeni bir değerlendirme yayımladı. Nature dergisindeki makalelerinde, kullan–at plastiğin ev kadınının dostu değil, zararlı bir madde olarak sınıflandırılması gerektiğini açıkladılar.

Son yıllardaki üretim artışı, atık toplama sisteminin yetersiz kaldığı ya da hiç olmadığı Asya’nın büyüyen ekonomilerinde tek kullanımlık plastik paketlerin yaygınlaşmasıyla tetikleniyor. 2010’da Jambeck tarafından yapılan bir tahmine göre, dünyanın yönetilemeyen plastik atıklarının yarısı yalnızca beş Asya ülkesi tarafından ortaya çıkarılıyor: Çin, Endonezya, Filipinler, Vietnam ve Sri Lanka.

Doğum yeri Hindistan’da da çalışmalar yapan Michigan Eyalet Üniversitesi mühendislik profesörlerinden Ramani Narayan, “Diyelim ki tüm Kuzey Amerika ve Avrupa’da yüzde 100 geridönüşüm yapılıyor olsun,” diyor. “Yine de okyanusa karışan plastik miktarında büyük fark yaratamazsınız. Bu konuda bir şey yapmak istiyorsanız o ülkelere gidip yönetilemeyen atıklara çare bulmanız gerekiyor.”

Devamını National Geographic Türkiye’nin Haziran 2018 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Randy Olson

Madrid kent merkezindeki belediye binasının önünde bulunan Cibeles çeşmesi plastik şişe kaynıyor. Luzinterruptus sanat kolektifi, tek kullanımlık plastiklerin çevreye etkisine dikkat çekmek amacıyla geçen sonbaharda fotoğraftaki dahil olmak üzere kentteki üç çeşmeyi 60 bin atık şişeyle doldurdu.

Randy Olson

Bangladeş’teki Buriganga Nehri’nin kollarından biri üzerinden geçen köprünün altında bir aile, hurdacıya satmak üzere plastik şişelerin etiketlerini çıkarıp, yeşil şişeleri şeffaf olanlardan ayırıyor. Buradaki çöp toplayıcılar ayda ortalama 100 dolar civarında para kazanıyor.

Randy Olson

Plastik şişe dolu kamyonlar, Filipinler, Valenzuela’daki bir geridönüşüm tesisine yanaşıyor. Manila kent merkezinin sokaklarından çöp toplayıcılar tarafından toplanan şişeler, hurdacılara satılıyor ve sonra da buraya getiriliyor. Plastik şişeler ve kapakları kesilip kırılıyor, geridönüşüm zincirine satılıyor, sonra da ihraç ediliyor.

Randy Olson

Elle toplanan, yıkanan ve ayrıştırılan renkli plastik parçaları Buriganga’nın kıyısında kurutuluyor. Dakka ve civarındaki gayri resmi geridönüşüm endüstrisinde 120 bin kadar kişi çalışıyor. Kentin 18 milyon sakini günde 10 bin ton kadar atık üretiyor.

Randy Olson

Recology’nin San Francisco’daki en büyük geridönüşüm fabrikası günde 450–550 ton arasında ürün işliyor. ABD’de naylon poşetleri kabul eden az sayıdaki fabrikadan biri olan bu şirket, geridönüştürdüğü miktarı son 20 yıl içinde iki katının üzerine çıkardı. Taşıma bandı, karışık plastiği optik ayrıştırıcıya ulaştırıyor.

Randy Olson

Dünyadaki şişelenmiş suların yüzde 11’ini üreten Nestlé Waters, 1994’ten bu yana yarım litrelik şişelerindeki plastik miktarını yüzde 62 azalttığını söylüyor. Maine eyaletinin Hollis kasabasındaki Poland Spring fabrikası, şirketin Kuzey Amerika’daki en büyük tesisi.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA