ARALIK SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Türkiye'de Feminizm

Emel Armutçu

31.10.2019

 

Türkiye'de Feminizm

1950 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın il belediye başkanı (Mersin) seçilen Müfide İlhan, 7 Mayıs 1950’de düzenlenen Antakya Mitingi’nde konuşma yapıyor.

Türkiye’de kadınlar Osmanlı’dan bu yana eşit haklar için mücadele ediyor. Peki, cinsiyet eşitliğinde bugüne dek ne kadar yol kat edildi?

Türkiye 85 yıl boyunca, kadınlara seçme ve seçilme hakkını pek çok Avrupa ülkesinden önce “vermiş” olmakla övündü. Övünmekte haklıydı; gerçekten de 1934 yılında, yani henüz 11 yaşındaki genç Cumhuriyet döneminde, Türkiye’nin erkeklerle “eşit” kadın yurttaşları, seçme ve seçilme haklarına Fransa, İtalya, Hırvatistan ve Slovenya’dan 11, Romanya’dan 12, Bulgaristan’dan 13, Belçika’dan 14, Yunanistan’dan 15 yıl önce kavuşmuşlardı. Bugün Avrupa’nın en ileri demokrasilerinden biri olarak kabul edilen İsviçre’de ise kadınlar bu hakları için 36 yıl daha bekleyeceklerdi.

Evet, Türkiye’de kadınlar önce 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını aldılar. Ardından 1933 yılında köy muhtarı ve ihtiyar heyeti seçimleri geldi. 5 Aralık 1934’te ise parlamentoya katılma hakkını elde ettiler. Kimlerden önce olduğuna bakılırsa, övünç kaynağı bir durumdu bu gerçekten. Buradaki tek sorun, kadınlara “haklarını verme” fiilindeydi; çünkü bu haklar kadınlara altın tepside sunulur gibi kendiliğinden verilmedi. Tersine, kadınların bu hakları elde etmesi, on yıllar boyunca sürdürdükleri mücadelenin sonucuydu.

Bu mücadele, Cumhuriyet’in 1923’teki ilanından çok önce, şeriata ve mutlak erkek egemenliğine dayalı Osmanlı toplumunda kadınların hareme ve kafesli pencerelerin ardına mahkum yaşadığı 1800’lerin ortalarında başladı. Örtünme ve kaçgöç zorunluluğu olan; kentlerdeki hayatları, Müslüman iseler nasıl yaşayacaklarına, giysilerinin biçim ve boyuna, hangi mahallelerde hangi saatte ne tür arabalara binebileceklerine, nereye gidip gidemeyeceklerine dair fermanlarla sınırlanan; Müslüman değil iseler hareme kapatılma, köleliğe, fahişeliğe zorlanma ihtimali yüksek olan kadınlar, 1870’lerden itibaren başlarını kaldırmaya, kafeslerden uzatmaya, ev dışında yavaş yavaş kendilerine yer edinmeye ve kendi dillerini oluşturmaya başladılar.

Nasıl derseniz, bir kere Batıdaki hemcinslerinin seslerini duymuşlardı. Ama aynı zamanda belki de İslam öncesi toplumdaki devlet de yöneten saygın konumlarını ve artık sahip olmadıkları haklarını hatırlamışlardı. Ya da günümüzden 12 bin yıl önce, Neolitik Çağ’da, Anadolu’nun ortasında hüküm sürmüş ve şiddet, savaş izine rastlanmayan anaerkil bir düzeni sağlamış Çatalhöyüklü büyük büyük annelerinin sosyo–kültürel mirası canlanmıştı ortak belleklerinde.

Yani hem Batılı hemcinslerini duydular, hem de kendi iç seslerini. Kendilerine dayatılan toplumsal rollere, o dönemin şartlarına göre oldukça ileri düzeyde bir bakışla itiraz etmeye başladılar. Örgütlendiler. Dernekler kurdular, gazete ve dergi çıkardılar; kendi sözlerini –sonradan uzun yıllar suya yazılmış muamelesi görse de– bugüne ulaşacak biçimde kağıtlara döktüler, yayımladılar. Kendilerine ait odalar yarattılar, kendi adlarıyla romanlar yazdılar, gazetelere okur mektupları gönderdiler, broşürler basıp dağıttılar. Yani dönemin tüm iletişim yollarını kullandılar.

Bu topraklarda kadınların kadınlar için çıkardığı ilk yayın olan Terakki–i Muhadderat 1869’da yayımlandı –ki bir yıl sonra kadınlar için ilk öğretmen okulu açılacak, ilk kadın okul müdürü atanacaktı. Kadınlar bizzat kamusal alanın içinde olmak istemeselerdi, onları kim böyle bir göreve buyur ederdi ki! Terakki–i Muhadderat’ı 1886’da Şükufezar, 1895’ten 1908’e kadar Hanımlara Mahsus Gazete izledi. Yazarları arasında dönemin efsanevi aydın kadınlarından Fatma Aliye Hanım ve Şair Nigâr Hanım da vardı. Fatma Aliye, romanlarında adını gizlemekten çoktan vazgeçmişti.

Hep birlikte kadınlara eğitim hakkı, çalışma hakkı, aile içinde saygın bir yer edinme hakkını savunuyor, talep ediyorlardı.

Ayrıca erkeklerin dört eşliliğine karşı çıkıyor, yine erkeklere tanınan bir hak olarak boşanmanın kolaylığına itiraz ediyorlardı. Kolayca “boş olamamalılar”, kendileri de boşanma kararı verebilmeliydiler.

Dergileri üzerinden en çok tartıştıkları, tıpkı bugün olduğu gibi, erkeklerdi. Osmanlı’nın nispeten modernleşmeye başladığı Tanzimat dönemlerinde kadınlar reformlardan yanaydı; ama reformcu erkekler bile kadın haklarından yana değildi. (Bu durum, günümüzün kadın hakları savunucuları için de oldukça tanıdık.)

Bu dönemde 30’a yakın kadın derneği kuruldu. Bazıları savaşın yaralarını sarmaya yönelik yardım dernekleriydi ama aralarında mesleki eğitim verenler, kadın istihdamı yaratmaya çalışanlar da bulunuyordu; Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi, Biçki Yurdu, kızların okutulması için kurulan Osmanlı Türk Kadınları Esirgeme Derneği gibi… Ama kadınları bilinçlendirmeyi amaçlayanlar da çoktu. Mesela Asri Kadın Cemiyeti, Cemiyet–i Nisvan Heyet–i Edebiyesi, Teali–i Nisvan Cemiyeti, Kırmızı–Beyaz Kulübü bunlardan bazılarıydı. Osmanlı Müdafaa–i Hukuk–ı Nisvan Cemiyeti (Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği) gibi hak savunucularını da unutmamak gerekir.


Türk Kadın Birliği’nin 11 Nisan 1930’da İstanbul’da düzenlediği ve Sultanahmet Mitingi adını alan ilk mitingi. [Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Görsel Koleksiyonu]

Sonra, konferanslar vardı; 1910’lu yıllarda Nesibe Hanım’ın verdiği “Beyaz Konferanslar”ın, Halide Edip Hanım’ın Teali–i Nisvan Cemiyeti’nde yaptığı konuşmaların başlıca konusu, kadınların medeni haklarıydı. Ve eylemler! Kadınlar Dünyası dergisini çıkaran Müdafaa–i Hukuk–ı Nisvan Cemiyeti 1913 yılında ilk eylemini düzenledi; Müslüman kadınların Telgraf İdaresi’nde işe alınmamasını protesto ettiler. Aynı yıl “kadınların erkeklerin yapabileceği her şeyi yapmaya kadir olduklarını göstermek için” Belkıs Şevket Hanım Yeşilköy semalarında uçak kullanma “eylemi” gerçekleştirdi.

Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi kapılarını kadınlara açtı. ABD’nin ünlü Harvard Üniversitesi’nin kız öğrencileri –o da tam olarak değil– kabul etmesi için takvimlerin 1943’ü göstermesi gerekecekti.

Ve İstanbul’da kadınlar 1919’da miting kürsüsüne çıkmaya başladılar. I. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından ülkenin işgal edilmesini protesto ediyorlardı. Sultanahmet Meydanı’nda ateşli konuşmalar yaparak halkı coşturanlar Halide Edip, Münevver Saime gibi kadınlardı. Aslına bakılırsa, acılı savaş yılları kadınların mücadelesine hiç de kast etmeden destek olmuştu. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarında erkekler savaşta oldukları için, siyaset ve iş dünyası mecburen kadınları kabul etmek durumunda kalmıştı. Boşalan devlet dairelerinde memurluk, fabrikalarda işçilik alanlarını dolduran kadınlar, böylece çalışma haklarını genişletmiş oldular. Bu arada 1917’de dört eşliliği kısıtlayan ve kadınlara da boşanma hakkı tanıyan Aile Kararnamesi’nden yararlandılar. Bu, İslam dünyasında bir ilkti.

Bütün bunları yaparken, kadınların savaşı da yalnızca erkeklere bıraktıklarını sanmayın. İstanbul’daki 25 kadın derneğinden 16’sı işgal döneminde başlayan Milli Mücadele’ye katıldı. Cephe ve cephe gerisinde Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na azımsanamayacak değerde bir destek verdiler.

İşte Türkiye siyasi tarihinde kadının yerinin ve bu yazının da miladı olan “kadınlara seçme ve seçilme hakkı”na sıra böyle geldi. 1923’te yeni bir Türkiye vardı artık, Cumhuriyet kurulmuştu. Ama kadınların işi hiç de kolay olmayacaktı: Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının, ilk kadın partisini, Kadınlar Halk Fırkası’nı kurma girişimi dönemin erkek karar vericileri tarafından reddedildi. Neden? “Kadınların yurttaşlık hakkı yok” gibi özrü kabahatinden büyük bir gerekçeyle. Ayrıca Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası’na ilgiyi azaltabilirdi. Kendilerine “dernek kurabilecekleri” söylendi, ki bunu zaten yıllardır yapıyorlardı. Yine yaptılar, 1951’de tekrar kurularak bugün halen binlerce kadının üyeliğiyle varlığını sürdüren Türk Kadınlar Birliği’ni kurdular; böylece Osmanlı kadın hareketinin belleğini Cumhuriyet dönemine aktardılar.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Süreli Yayın Koleksiyonu

Kadınların haklarını savunmak üzere Nuriye Ulviye Mevlan Civelek tarafından kurulan Osmanlı Müdafaa–i Hukuk–ı Nisvan Cemiyeti’nin çıkardığı, 1913–1921 yılları arasında yayımlanan ve ilk feminist dergi olan Kadınlar Dünyası.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Şirin Tekeli Özel Arşivi

Feminist yazar ve aktivist Şirin Tekeli, 17 Mayıs 1987’de binlerce kadının katılımıyla İstanbul’un Kadıköy semtinde gerçekleştirilen Dayağa Karşı Yürüyüş’te konuşma yapıyor.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1988 yılında basılan ve kadınları ev içi şiddet karşısında sessiz kalmamaya teşvik eden Bağır Herkes Duysun kitabı.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1987 yılında Hakim Mustafa Durmuş’un kocasından dayak yiyen bir kadının boşanma talebini reddetmesi üzerine alevlenen Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyası’nı anlatan Şimdi Sığınak İçin başlıklı kitabı.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1989’da, 1. Feminist Haftasonu’nda yayımlanan Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi.

Tolga Sezgin/SHUTTERSTOCK

İstiklal Caddesi, 8 Mart 2019. Dünya Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşü İstanbul’da büyük bir katılımla kutlandı.

Ama 1925 seçimlerinden başlayarak 1934’te seçme seçilme hakkına kavuşana kadar mücadeleleri sürerken varlıkları hep baskı altında oldu. Mirası maalesef bugünkü kadın siyasetçilerin kader çizgisine kadar etkili olan, olmadık karalamalarla karşılaştılar, sesleri sık sık kesilmek istendi. Nitekim 1935’te Türk Kadınlar Birliği, oy hakkının kazanılması ve ilk kadın milletvekillerinin TBMM’ye girmesinin ardından kendi kendini feshetmek zorunda bırakıldı. Gerekçe “amacına ulaşmış, görevini tamamlamış olması”ydı.

Ama öyle olmadığını izleyen yıllar gösterecekti. Türkiye’de kadın hareketinin tarihini yazan kadınlar, belki de bu yüzden kurdular şu minvalde cümleleri: “1935’ten 1975’e Türkiye’de bir kadın hareketi yoktu.” Kadınlar seçme seçilme hakkını kazandıktan sonra yapılan 1935 seçimlerinde Meclis’e 18 kadın milletvekili girmişti. O zaman Türkiye’yi ikinci sıraya koyan bu yüzde 4,5’lik oran söz konusu dönemde, hatta 2007’ye kadar bir daha yakalanamadı.

Çünkü kadınlar o yıllarda modern, eğitimli anneler olmaya ve yeni nesli öyle yetiştirmeye teşvik edilerek görünmez kılındılar. Daha modern de olsa “aile içinde” konumlandırıldılar ki bu da günümüz kadın hakları savunucularına yabancı değil. Yine de kentlerde yaşayan kadınların bir kısmı, en azından eğitim olanaklarından yararlandı, akademik hayatta ciddi bir varlık gösterdi; taşradaki kadınlar içinse pek bir şey değişmeyecekti. Onlar toptan unutuldular.

Kadınlar bu arada 1870’lerde başlayan mücadele hafızalarının kademe kademe silindiğini fark etmediler. Örgütlenmeleri daha çok hayır dernekleri düzeyinde kaldı; yeniden konumlarını sorgulamaya, örgütlenmeye ancak 1970’lerde başlayabileceklerdi. Var olsun 1968 rüzgârları! Ancak bu da daha çok sol kesimin yürüttüğü sınıf mücadelesi üzerinden oldu, hatta “feminizm” o zaman neredeyse düşmanlarıydı. Feminizmle yakından tanışıp kaynaşmaları için, 1980 Askeri Darbesi’nin gerçekleşmesi gerekti. Feminist hareketin ikinci dalgası Türkiye’ye, Batılı ülkelerden on yıl sonra böyle geldi.

Askeri darbe yıllarında ifade, örgütlenme ve eylem yasakları, kadınların kendi aralarında evlerde –yani zaten olmaları beklenen yerde– toplanarak geçmişlerini birlikte sorgulamalarını sağladı. Bu toplantılarda bir baktılar ki sol hareketin bakış açısı, Tanzimat dönemlerindeki reformist erkeklerin bakış açısından çok farklı değildi. Onlar da kadın rollerini geleneksel kalıplar içinde değerlendiriyor, erkeklerin yapmadığı işleri yapan bacılar olarak görerek “görünmez” kılıyor, kurtuluşlarını da işçi sınıfının kurtulacağı zamana erteliyorlardı.

Yabancı yayınları takip eden ya da yurtdışında okurken Batıdaki tartışmalara tanık olan kadınların deneyimleri ve darbeci zihniyetin şekillendirdiği YÖK Yasası nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılan akademisyen kadınların çalışmalarının desteğiyle kadınların sorgulamaları derinleşti. O dönemin evlerinde gerçekleşen “bilinç yükseltme toplantıları” erkek egemen topluma ve devlete karşı yeni ve çağa uygun bir kadın isyanının temel adresiydi. 1989 yılında bir Feminist Manifesto yayımlayarak, erkek egemen düzenin kadınların bedeni, kimliği ve emeği üzerinde kurduğu tahakküme karşı bir mücadele başlatacaklardı.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Kasım sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Süreli Yayın Koleksiyonu

Kadınların haklarını savunmak üzere Nuriye Ulviye Mevlan Civelek tarafından kurulan Osmanlı Müdafaa–i Hukuk–ı Nisvan Cemiyeti’nin çıkardığı, 1913–1921 yılları arasında yayımlanan ve ilk feminist dergi olan Kadınlar Dünyası.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Şirin Tekeli Özel Arşivi

Feminist yazar ve aktivist Şirin Tekeli, 17 Mayıs 1987’de binlerce kadının katılımıyla İstanbul’un Kadıköy semtinde gerçekleştirilen Dayağa Karşı Yürüyüş’te konuşma yapıyor.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1988 yılında basılan ve kadınları ev içi şiddet karşısında sessiz kalmamaya teşvik eden Bağır Herkes Duysun kitabı.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1987 yılında Hakim Mustafa Durmuş’un kocasından dayak yiyen bir kadının boşanma talebini reddetmesi üzerine alevlenen Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyası’nı anlatan Şimdi Sığınak İçin başlıklı kitabı.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Afiş Koleksiyonu

1989’da, 1. Feminist Haftasonu’nda yayımlanan Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi.

Tolga Sezgin/SHUTTERSTOCK

İstiklal Caddesi, 8 Mart 2019. Dünya Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşü İstanbul’da büyük bir katılımla kutlandı.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA