AĞUSTOS SAYISI BAYİDE!


ABONE OL

İkinci Dünya Savaşı'nın Asker Filleri

Simon Worrall

AP

21.10.2014

 

İkinci Dünya Savaşı'nın Asker Filleri

1945 yılının başında Hindistan’daki bir hava üssünde bir fil, Hava Ulaştırma Komutanlığı’nın Hindiçin Tümeni’ne ait, Burma üzerinden Çin’e gidecek bir askeri ikmal uçağına benzin fıçısını boşaltıyor.

İkinci Dünya Savaşı'nun Uzakdoğu cephesinde İngiliz ve Fransız ordularında alışılmadık askerler vardı: Filler.

İngiltere, Cornwall’dan bir maden mühendisinin oğlu olan James Howard “Billy” Williams, Rudyard Kipling’in The Jungle Book kitabından fırlamış gibi.

O dönem İngiliz sömürgesi olan Burma’da bir İngiliz şirketinde orman yöneticisi olarak çalışan Williams, keresteleri taşımak için kullanılan fillerin kas gücü, zekâları ve hatta mizah anlayışları karşısında büyülenmişti.

1942’de Japonlar Burma’yı istila ettiğinde Williams, İngiliz Özel Kuvvetleri’nin gerilla savaşında uzmanlaşmış bir birimine katıldı. Ortağı olan fillerle ormanın derinliklerinde köprüler inşa etti, gemiyle silah, malzeme taşıdılar. Nihayet Japonlar tarafından köşeye sıkıştırıldıklarındaysa Hindistan’da güvenli bir yere ulaşmak için sıradağları aşan destansı bir yolculuk yaptılar.

Elephant Company kitabının yazarı Vicki Constantine Croke, “Fil Bill”in ve onun sıra dışı askerlerinin yaklaşık 80 metrelik bir yamaca nasıl dizildiğini, bugünün Myanmar’ındaki tomruk endüstrisinin Asya fillerini korumaya nasıl yardımcı olduğunu ve fillerin neden bizi daha iyi insanlar haline getirdiğine olan inancını anlattı.

James Howard “Billy” Williams çok etkileyici ve büyük ölçüde de unutulmuş bir tarihi figür. Onun hikâyesini anlatmaya nasıl karar verdiniz?

Beni yazmaya iten fillerdi. Küçük bir kızken, Jungle Books’u sevmiştim. Hayvanlarla derin ve gerçek bağlantıları olan insanlara dair hikâyeler okumayı çok seviyordum ve bu hep böyle kaldı. Hayvanlarla ilgili yazılar yazıyordum ve bir gün Chicago Üniversitesi Yayınları’nın bastığı fillerle ilgili bir kitaba denk geldim. İçinde, bir filin üzerinde oturarak uçurumun tepesinden vadiye bakan bir adamı tasvir eden küçük bir siyah-beyaz illüstrasyon vardı. Resim altında “İkinci Dünya Savaşı sırasında mültecilerin Burma’dan kaçmasına yardım eden J.H. Williams.” yazıyordu.

Bu çok ilgimi çekti ve araştırmaya başladım. Williams birkaç, karısı da bir tane anı yazısı yazmıştı. Bu şekilde onunla ilgili çok şey öğrenebildim. Fillerle olan ilişkisi hoşuma gitmişti. Şöyle diyordu: “İnsanla filler arasındaki ilişkinin onda dokuzu aşktır.”

Thonmas Barbour, National Geographic Society/Corbis

Evcilleştirilmiş bir fil, üzerindeki seyisinden aldığı işaretlerle ağır bir tomruğu hortumuyla taşıyor.

Bettman/Corbis

Fransızlar 1950’de Ho Çi Minh’in Kızıl Gerillaları’na karşı savaşırken Laos ve Kamboçya’nın balta girmemiş ormanlarına asker ve malzeme taşımaları için bu filleri orduya almıştı.

Bize biraz hikâyeyi anlatır mısınız?

İnsanları oldukları kişi yapanın ne olduğunu anlamaya her zaman ilgi duydum. Küçük bir çocukken şöyle demişti Williams, “Benim yolum her zaman hayvanların yolu oldu.” Burada benzersiz olan, hayvanları sadece sevmesi değildi. Dünyayı onların gözünden görmek istedi, hep bunu amaçladı. Bence gerçek sevgi işte buydu: Sevdiğiniz insan ya da hayvanın bakış açısını görmek istemek.

İngiltere, Cornwall’da büyüdü ve vahşi hayvanlara hep merak duydu. Örneğin, çalıkuşlarını gözlemlerken size onların nereye yuva yapabileceğini söyleyebilirdi. Bir yuvada ne aradıklarını anlamıştı. Parmaklarını çimlere sokar ve sadece nerede olabileceğine dair içgüdülerine dayanarak, içinde yumurtaların bulunduğu küçük bir yuvanın varlığını hissedebilirdi.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu ve Afganistan’da orduya hizmet etmişti. Onda çok derin izler bırakan savaştan çok da söz etmezdi. Çareyi, İngiltere ve Batı uygarlığından gidebildiği kadar uzağa gitmekte bulmuştu. Ve 1920’de Bombay Burma Ticaret Şirketi’nde, orman yönetimi asistanlarından biri olarak çalışmayı kabul etti.

Sonrasında bir fil kampından diğerine mekik dokuyacaktı. Doğuştan yetenekli gerçek bir fil doktoru ve eğitmeni haline geldi. Filler hayatının amacıydı. Burma’dan ayrıldığında, binlerce fili isimleriyle tanıyordu. Bunu gerçekten çok etkileyici.

Bu masalın kahramanı, muhteşem Bandoola. Bize onu tanıtır mısınız?

Bandoola büyük bir kahraman ve ben ona aşığım. Billy Williams’la tam olarak aynı yaşta olan kocaman bir Asya fili. Onları ikiz gibi düşünüyorum: Bir fil ve bir de insan. Boynuna kadar uzunluğu 2,7 metreydi. Derisi tam olarak gri değil, lavanta rengiydi. Kulaklarında, hortumunda ve yanaklarında pembe çiller vardı. Dişleri, Burmalı bir dansçı kızın kollarını andırıyordu. Yani havalı bir görünüşü vardı.

Bandoola diğer bütün fillerden de farklıydı. Diğerleri hırpalanarak terbiye edilse de Bandoola, Po Toke adlı uste bir seyis tarafından çok farklı bir yöntemle eğitilmişti. Gençliğinden itibaren Po Toke onu hırpalamamış, nazikçe davranmıştı. Billy Williams onunla karşılaştığında üzerinde hiç yara izi olmamasının nedeni de buydu. Filler çok zeki, sosyal açıdan çok gelişkin hayvanlar. Bandoola da bilge bir fildi. Mizah duygusu vardı ve bu Billy Williams için önemliydi.

Hep anlattılan hikâyelerden biri Bandoola’nın kocaman tomrukları dereye getirmesiyle ilgiliydi. Nehir kenarına geldiğinde, tomruğu atmak yerine bazen onu daha öteye itemeyecekmiş gibi hareketler yaparmış. Yani bütün kuvvetini kullanarak, tomruğu birkaç santimetre bile daha ileriye taşıyamayacak durumda olduğunu pandomimle anlatırmış.

O zaman binicisi şöyle dermiş: “Haydi Bandoola! Bunu yapabileceğini biliyorum! Maskaralık etmeyi bırak ve tomruğu taşı!”

Bandoola iyi durumda ve hazır olduğunda, sanki incecik bir dalmış gibi hortumuyla tomruğu kavrarmış. Bandoola’yı tanıylanlar bunu yaptıktan sonra onun gülümsediğini gördüklerine yemin ediyor. Ve fillerin arasında kazanılan onca tecrübe, onların bir mizah duygusuna sahip olduğunu gösteriyor. Gerçekten de bir şeyin komik olduğunu düşündüklerinde bunu gözlerinde, yüzlerindeki ifadelerde görebilirsiniz.

Seyis ve fil arasındaki ilişki, her ne kadar daha uzun sürse de, bir atla binicisi arasındakine benziyor. James Howard Williams’ta olduğu gibi filler ve insanlar arasındaki duygusal ve manevi bağları anlatır mısınız?

Bana göre bu sihirli bir şey. Williams, Bandoola ile ilk karşılaştığında hayatının değiştiğini hissetti. Daha önce çok sayıda fille tanışmıştı ve bir tür olarak onlara büyük bir sevgi duyuyodu. Ama Bandoola’ya ilk dokunduğunda, avucunu Bandoola’nın bedenine ilk değdirdiğinde ikisi arasında bir şey olduğuna ve bu hayvanın onu diğer bütün insanlardan daha iyi tanıdığını hissettiğine yemin ediyor.

Seyislerden çok şey öğrendi. Çağdaşlarının çoğu fillerin davranışı ve bakımları konusunda Batı kaynaklı metinler kullanıyordu. Bu ilkel bir yaklaşımdı. Filleri brendi, yeni bahar ya da kavrulmuş soğanla terbiye ediyorlardı. Williams gerçekten ne başarılı oluyorsa onunla çalışmak istedi. Seyislerin behsettikleri konular hakkında gerçekten bilgi sahibi olduklarını fark etti. Çocuk yaştan itibaren fillerle büyümüşlerdi. Bu onları için bir aile geleneğiydi, günü geldiğinde birer seyis olan babalarıyla birlikte çalışacaklardı. Dolayıysla bu hayvanlara karşı inanılmaz bir sezgi güçleri vardı. Ve her zaman fillerini sevdiler. En yakışıklı, en büyük, en küçük ya da en çirkin olmaları önemli değildi. Onlara hayrandılar, huylarını biliyor, zihinlerini ve kalplerinden geçeni anlıyorlardı. Seyisler için bu hayvanlar, insanların dostlarına duyduğu anlayış kadar değerliydi. Bu gerçekten de etkileyici bir şey ve Williams da bunun ne türden bir anlayış olduğunu öğrenmek istedi.

Williams, İngiliz bir savaş örgütünün üyesiydi. Ian Fleming’in de bağlantılı olduğu bu Özel Operasyonlar Yönetimi (Special Operations Executive-SOE) örgütü ne yapıyordu?

Billy Williams İkinci Dünya Savaşı başladığında bir şekilde yardımda bulunabileceğini biliyordu. Fillerinin de bunu yapabileceğinin farkındaydı. İngilizler Burma’dan sürülmüştü. Hindistan’a çekilmiş, bölgeye nasıl geri döneceklerini planlıyorlardı. Williams'ın kendisi çok değerli bir istihbarattı. Batı Burma’nın adeta ayaklı bir haritaydı.

Ama Hindistan’da öylece oturup sadece istihbarat sağlamak istemedi. Sınırın öte tarafına geçip fillerini savaşta kullanmayı düşünüyordu. Oraya gidebilmenin tek yolu da görünürdeki adı Force 136 olan SOE ile birlikte hareket etmekti. Bu örgütün mensupları, amaca ulaşmak için gereken her türlü aracı kullanan, çok sayıda asker olmadan hareket edebilen, radara takılmayan ve düşman hatlarından gizlice sızabilen insanlardı. Askeri harekatın en yoğun döneminde Williams’ın komutası altında 1600 fil, biniciler ve seyisler vardı.

Williams, Burmalı seyisi Po Toke’nin “fillerle çalışırken onun ustası ve filleri yönetirken en güvendiği yardımcısı” olduğunu yazmıştı. Bize Po Toke’yi anlatır mısınız?

Çok etkileyici biri ama onu sadece Billy Williams’ın gözünden tanıyoruz. Ne yazık ki hayatına dair hiçbir kayıt bırakmamış. Billy Williams’tan 15 yaş büyüktü. Onun için fil terbiyeciliği büyüleyici bir uğraştı ve bu işi kendini riske atarak yapıyordu. Tomruk kamplarında bir seyis olarak çalıştığı sırada, genç fillere karşı nazik davranma ve onları bu şekilde yetiştirme fikri geldi aklına.

Bebek filler arasında ölüm oranı yüksekti. Gebe ya da bebeği olmuş dişilere de farklı muamele yapılmıyordu. Herhangi bir filin yaptığı gibi her gün işe girmek zorundalardı. Po Toke, Bandoola’nın annesi Ma Shwe’ye özel ilgi gösterdi. Onu en ağır işlerden uzak tuttu ve dinlenmesi için molalar verdirdi. İşini riske atıyordu. Ama Bandoola’yı da daha önce hiç yapılmamış şekilde, böyle eğitti.

Kitabın en dokunaklı bölümlerinden birinde Bandoola ve diğer filler Japonlardna kaçmak için bir “filden merdiven” inşa ediyorlar.

Evet, bu olağanüstü bir şey. Williams güvende olmalarını sağlamak için çok önem verdiği fillerini savaştan çekmek zorunda kalmıştı. Planı, onları Assam’dan Hindistan’a sokmak için sınıra ilerlemekti. Son dakikada, kendisinden Ghurkalı kadın ve çocuklardan oluşan 64 kişilik bir grubu da Japonlar’dan kaçırarak götürmesi istenmişti. Çabalarını sekteye uğratacak olsa da, elbette bunu yapmaya razı oldu.

Güvenlikleri sağlanıncaya kadar gidecekleri çok yol, geçecekleri beş dağ sırası vardı. Dört bir yanları savaş alanıydı. Geçmeyi planladıkları yol, Japonlarla dolup taşıyordu. Bu yüzden o yoldan gidemediler. Yolculuklarının bir bölümünde bir yamaca denk geldiler. Williams düşman ateşinin sesini duyabiliyordu. Geri dönmek, Japonların eline düşmek demekti. Yamacı aşmaları şarttı. Ama yamaç fazlasıyla dikti.

Ve o olağansütü anda bütün grup bir karara vardı: Yamaçta birkaç basamak vardı ve taşlar gözenekliydi. Bazı taşları yerinden çıkarıp çıkıntılardaki bitkileri sökerek fillerden bir merdiven yapmaktı düşünceleri. Çılgınca bir fikir olsa da başka seçenekleri yoktu. Birkaç günde bitkileri söküp bir filin ayağının sığacağı genişlikte basamaklar yaptılar. Yaklaşık 80 metrelik yamaca Bandoola’nın liderliğinde 53 fili dizdiler.

Williams için bu, fillerle birlikte çalıştığı 25 yılı test ettiği bir andı. Onların ne kadar harikulade olduğunu hep söylerdi ama bunun gibi bir şeyi yapabileceklerinden çok da emin değildi. Ama Bandoola, fillerin oluşturduğu bu trene liderlik etti. Bir fil ayağının zar zor sığdığı basamaklarda birer birer yükseldiler. Her bir filin aşağıdan yukarı tırmanması üç saat sürdü. Bandoola işini tamamladığında Williams en tepedeydi.

Sonradan bunun, hayatını adadığı işin bir sağlaması olduğunu söyleyecekti. Yaşamları boyunca kendilerinden böyle bir şey yapmaları talep edilmemiş olmasına rağmen fillerin bunu başarabildiklerine inanamıyordu. Düşen bir fil, diğer filleri ve arkalarındaki insanları da silip süpürebilirdi. Ama hepsi en yukarıya kadar görevini en iyi şekilde yapmıştı.

Williams, insancıl metotları kullanarak fillerin orman endüstrisi için eğitimini yeniden tasarlamaya yardımcı oldu. Bugün bu endüstrinin durumu nedir? Myanmar’ın balta girmemiş ormanlarında bu işi için hâlâ filler kullanılıyor mu?

Filler hâlâ tomrukçuluk alanında kullanılıyor. Filler üzerine çalışan çevre koruma uzmanlarıyla konuştuğumda, ilginç bir şekilde onların statüsü ve onları nası bir geleceğin beklediği konusunda genel bir anlaşmazlık olduğunu gördüm.

Herkes bunun bir nedeninin Burma’nın dünyada Asya fillerinin en yoğun yaşadığı ikinci ülke olduğu konusunda hemfikir. Tomrukçuluk da ülke ekonomisi için hep çok önemliydi. Ama şu anki endişe, ülkenin dışarı açılması ve büyük kurumların gelmesiyle fillerin bu işin dışına itilmesi. Hindistan’daki birçok fil, seyisleriyle birlikte sokaklarda para dileniyor. Dolayısıyla bu geçiş döneminin Myanmar’ın fillerini nasıl etkileyeceği konusunda büyük bir kaygı söz konusu.

Bugün Afrika’da birçok fil, dişleri için kaçak avcılar tarafından öldürülüyor. Buna bölgenin en ünlü filleri de dahil. Bu cinayetler sizi nasıl etkiliyor?

Bunu söylediğinizde bile kalbim buruluyor. Çok üzücü. Billy Williams bu fillerin insanlar gibi olduğunu düşünürdü. Ben de aynı hislere sahibim. İkinci Dünya Savaşı sırasında kurşunlardan ya da sırtlarında taşıdıkları telsiz radyolardan sızan batarya asitlerinden dolayı yaralanmaları, onun için askerlerin yaralanmasından farksızdı. Bu gerçekten onun kalbini kırıyordu. Filler birbirine zekâlarıyla yaklaşabilme ve yoğun duygular hissetme yeteneğine sahipti. Hayatları da bizimki kadar uzun sürüyor. Onların sadece dişleri için öldürüldüğünü görmek insanın kalbini kırıyor.

Filleri bu kadar özel yapan nedir sizce?

Haklarında daha fazla şey öğrendikçe onlara duyduğumuz saygı ve sevgi de artıyor. Billy Williams’ın hikâyesiye ilgili en güzel taraflardan biri de bu. Ta 1920 yılında, bilim insanları tarafından sonradan doğrulanacak şeyleri görmüştü: Fillerin zekâsı, mizah anlayışları var. Kendilerini aynada tanıyorlar ve temel bazı araçları kullanabiliyorlar. Sadece insanlara özgü olduğunu düşündüğümüz birçok karakter özelliği taşıyorlar ki bunların arasında ölümün farkında olmaları da var. Onlar en az insanlar kadar merak uyandırıcı özelliklere sahipler.

Fillerin bir noktada insanların hayatını değiştirdiğini söylüyorsunuz. Fillerle ilgili yazmak sizin hayatınızı nasıl değiştirdi?

Umarım filler beni de, tıpku Billy Williams’a yaptıkları gibi daha iyi bir insan haline getirmiştir. Söylediğine göre fillerden, cesaret ve güven hakkında insanlardan öğrendiğinden daha fazla şey öğrenmiş. Aldığım derslerden biri, bunun güven kavramıyla ilgili olduğu. Sadece sizin güveninizi hak edecek kadar güçlü, gerçekten bel bağlayabileceğiniz birine güvenirsiniz. Birinin güvenini ancak belli bir cesarete sahipseniz kazanabilirsiniz ki filler de buna kesinlikle sahip!

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Thonmas Barbour, National Geographic Society/Corbis

Evcilleştirilmiş bir fil, üzerindeki seyisinden aldığı işaretlerle ağır bir tomruğu hortumuyla taşıyor.

Bettman/Corbis

Fransızlar 1950’de Ho Çi Minh’in Kızıl Gerillaları’na karşı savaşırken Laos ve Kamboçya’nın balta girmemiş ormanlarına asker ve malzeme taşımaları için bu filleri orduya almıştı.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA