MAYIS SAYISI BAYİDE!


ABONE OL

Kim Var Orada?

Jamie Shreeve

Spencer Lowell

28.2.2019

 

Kim Var Orada?

Breakthrough Starshot girişiminin hayalini kurduğu, bir milyon güneşten de daha güçlü olacak bir lazer dizisi ile fırlatılacak olan minik uzay araçları, gezegenimizden dört ışık yılı uzaklıkta yer alan Proxima Centauri b etrafında resmedilmiş. “Bu bilimkurgu değil,” diyor Stanford Üniversitesi’nden Zac Manchester. “Bu yalnızca mühendislik.”

Yeni keşifler evrende yalnız olmadığımızı neredeyse kanıtlar nitelikte. İşte temas kurmak ve uzaydaki yaşamı keşfetmek için yaptıklarımız.

17. kattaki ofisinden baktığında bir yanda Charles Nehri’nden Boston’ın kent merkezine kadar uzanan manzarayı, diğer yanda da Fenway Park’ın ötelerini görebiliyor Sara Seager. MIT’ye (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) ait 54. Bina’da yer alan ofisin içindeki manzara ise Samanyolu ve ötesine uzanıyor.

47 yaşındaki Seager bir astrofizikçi. Uzmanlık alanı ötegezegenler; yani hepimizin tanıdığı, Güneş’imizin etrafında dolananların dışında kalan, evrendeki diğer tüm gezegenler. Karatahta üzerine bu tür bir gezegende yaşam belirtileri bulma olasılığını tahmin etmek için geliştirdiği bir denklem karalamış. Bir sürü denklemle dolu bir diğer karatahtanın altında ise parlak siyah kırıklarla dolu bir şişenin de dahil olduğu bir anı yığını var.

“Bu erittiğimiz bir kaya.”

İnsanın içine işleyen delici gözlere sahip Seager; canlı, tekdüze ifadelerle konuşuyor. “Sıcak süper dünyalar” olarak bilinen, güneşlerinin etrafında –çok yakın bir mesafede– hızla dolanan ve bu nedenle de bir yılları bir günden kısa süren gezegenlerin var olduğunu anlatıyor. “Bu gezegenler o kadar sıcak ki, olasılıkla yüzeylerinde devasa lav gölleri var,” diyor. İşte, ergimiş kayanın nedeni.

“Lavın parlaklığını test etmek istedik.”

Seager 1990’ların ortalarında lisansüstü eğitimine başladığında, yıldızlarının etrafındaki dolanımlarını yalnızca birkaç saat içinde tamamlayan ya da hiçbir yıldızın yörüngesinde olmayıp, uzayda dolaşıp duran serseri gezegenler hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Hatta Güneş Sistemi’mizin ötesinde gezegenler olup olmadığından dahi emin değildik; nitekim gezegenlik statüsü hakkındaki varsayımlarımızın birçoğu yanlış çıktı. İlk bulunan ötegezegen –1995 yılında keşfedilen 51 Pegasi b– tam anlamıyla bir sürprizdi. Yıldızına iyice sokulmuş, yalnızca dört günde yörüngeyi tamamlayan dev bir gezegen o.

“51 Peg’in varlığı herkese önümüzde öngörülemez bir maceranın uzandığını gösterdi,” diyor Seager. “O gezegenin orada olmaması gerekirdi.”

Dört bin civarında ötegezegenin varlığı doğrulandı; büyük çoğunluğu, 2009’da fırlatılan Kepler Uzay Teleskopu tarafından keşfedildi. Kepler’in görevi, gökyüzünün minik bir bölümünde –kolunuzu gökyüzüne kaldırdığınızda, elinizin kaplayabileceği kadar küçük bir alanda– bulunan yaklaşık 150 bin yıldızın etrafında yörüngede dönen kaç gezegen bulabileceğini görmekti. Ama asıl amacı çok daha büyük bir sorunun yanıtını bulmaktı: Yaşamın evrimleşebileceği yerler evrende yaygın mıydı, yoksa başka bir canlı dünyanın varlığını keşfetme umudumuzu yok edecek kadar az mı?

Kepler’in yanıtı netti. Evrende yıldızların sayısından daha fazla gezegen var ve bunların en az dörtte biri, koşulların yaşam için ne çok sıcak ne de çok soğuk olduğu, yıldızın yaşama elverişli bölgelerinde bulunan, Dünya boyutunda gezegenler. Samanyolu’nda en az 100 milyar yıldız var, bu da yalnızca bizim galaksimizde dahi, yaşamın ortaya çıkabileceği en az 25 milyar sistem olduğu anlamına geliyor –ve galaksimiz trilyonlarca galaksiden yalnızca biri.

Geçtiğimiz ekim ayında yakıtı biten Kepler’in gökbilimciler arasında saygıyla anılıyor olması şaşırtıcı değil. Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley) astrofizikçi olan Andrew Siemion’ın belirttiği üzere, “Kepler, Kopernik devrimi konusunda, Kopernik’in kendisinden bu yana atılmış en büyük adımdı.” Ve Kepler, varoluşun en büyük gizemlerinden birine yaklaşımımızı değiştirdi. Artık sorduğumuz soru, “Dünya dışında yaşam var mı?” değil. Büyük olasılıkla var. Artık sorumuz şu: “Onu nasıl buluruz?”


IŞIĞI ARAMAK. Bu illüstrasyonda, bir ötegezegen Güneş’e çok benzeyen bir yıldızın önünden geçiyor. Bir gezegenin yaşama ev sahipliği yapıp yapmadığını bulmanın yollarından biri de, biyolojik imza denilen göstergeleri aramak. Burada maviyle gösterilen yıldız ışığı bir gezegenin yüzeyinden yansır ya da atmosferinden geçerken, gazlar belirli dalgaboylarını soğuruyor. Teleskopla gözlemlenen spektrum oksijen, karbondioksit ya da metan gibi yaşamla ilişkili gazların mevcut olup olmadığını gösterebilir. [İllüstrasyon: Dana Berry]

Galaksinin gezegenlerle dolu olduğunun açığa çıkması, yaşam arayışına yeni bir soluk getirdi. Özel sektör kaynaklı finansmanlar çok daha çevik ve risk almaktan korkmayan bir araştırma gündemi yarattı. Bu arada NASA da astrobiyoloji alanındaki çalışmalarını artırıyor. Araştırmanın büyük bölümü de başka dünyalarda herhangi bir yaşam belirtisi bulmak üzerine. Ama yeni hedefler, yeni paralar ve sürekli artan bilgisayar gücü arayışı, onlarca yıldır süregelen Dünya dışı zeki varlık arayışını da ateşledi.

 Macarthur “Dâhi Ödülü” sahibi olan Seager için Kepler ekibinde yer almak, yaşamı boyunca kovaladığı bir amaca doğru atılan bir diğer adımdı: Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dolanan Dünya benzeri bir gezegen bulmak. Kendisi şu anda, MIT tarafından geliştirilmiş ve geçen yıl fırlatılmış NASA uzay teleskobu Transiting Exoplanet Survey Satellite’a (TESS–Geçiş Yapan Ötegezegen Araştırma Uydusu) odaklanmış durumda. TESS de Kepler’in yaptığı gibi, bir gezegen, yıldızının önünden geçerken yıldızın ışımagücünde oluşacak çok küçük bir azalmayı arıyor. TESS, NASA’nın 2021’de fırlatmayı planladığı James Webb Uzay Teleskopu ile başlayıp, gelecek yıllarda daha da geliştirilecek daha güçlü teleskoplarla incelenecek, Dünya’dakine benzer kayalık yüzeye sahip yaklaşık 50 ötegezegen tespit etmek için neredeyse tüm gökyüzünü tarıyor.

Seager, ofisinin bir duvarını kaplayan “imgelem masasına”, ona şu anda nerede bulunduğunu ve nereye gitmekte olduğunu ifade eden bazı nesneler toplamış: “Böylece kendime neden bu kadar sıkı çalıştığımı hatırlatabilirim,” diye açıklıyor. Bu nesnelerin arasında bir kırmızı cüce gezegen ile beraberindeki gezegenleri temsil eden bazı cilalı taş küreler ve kendisinin geliştirdiği, düşük maliyetli bir gezegen bulma görevi de olan ASTERIA uydusunun bir modeli de var.

“Henüz bunu asma fırsatım olmadı,” diyor Seager, kariyerinin başladığı noktanın uygun bir anımsatıcısı olan posteri açarken. Bu, elementlerin spektral imzalarını gösteren, renkli barkodlara benzer bir çizelge. Her bir kimyasal bileşik, ışığın tek bir dalgaboyu dizisini soğuruyor. (Örneğin, yaprakları yeşil renkte görüyoruz, çünkü klorofil mavi ve kırmızı ışığı soğuran, ışığa aç bir molekül ve bu nedenle de yalnızca yeşil ışığı yansıtıyor.) Seager henüz 20’lerindeyken, geçiş yapan bir gezegenin üst atmosferindeki bileşiklerin, içlerinden geçen yıldız ışığında spektral izler bırakabileceği görüşünü ortaya atmış bir isim. Teorik olarak, bir gezegenin atmosferinde yaşayan varlıklara ait bazı gazlar varsa, bize ulaşan ışıkta bunun kanıtlarını bulabiliriz. “Çok zor olacak,” diyor bana. “Kayalık bir gezegenin atmosferini bir soğan kabuğu gibi düşünün. Ve bu kabuğun tamamı da, devasa bir sinema ekranının önünde duruyor.”

Kayalık bir gezegenin, yıldızına, Webb teleskopunun yaşamsal işaret arayışına yetecek miktarda ışık yakalayabileceği bir yakınlıkta yörüngede dönme olasılığı çok düşük. Ve çoğu biliminsanı, bir sonraki uzay teleskopu jenerasyonunu beklememiz gerektiği görüşünde.

İmgelem masasının üzerinde, duvarın büyük bölümünü kaplayan, devasa bir çiçek taçyaprağı biçiminde, mikro incelikte siyah bir plastik panel var. Bu, gittiği yönün anımsatıcısı: henüz gelişim aşamasında olan, Seager’ın onu başka bir canlı dünyaya götürebileceğine inandığı bir uzay görevi.

 Olivier Guyon küçük yaştan beri uyku sorunları yaşıyormuş: “Uykunun geceleri yapılan bir şey olması gerekiyordu, ama bu saatlerde uyanık olmak çok daha güzeldi.” Guyon 11 yaşındayken ailesi ona küçük bir teleskop almış. (Anne–babasının daha sonra buna pişman olduğunu söylüyor.) Birçok gecesini teleskopuyla gökyüzünü izleyerek geçirdiği için ertesi günlerde sınıfta uyuyakalıyormuş. Teleskop ona küçük gelmeye başladığında, kendisine daha büyüğünü yapmış.

Gerhard Hüdepohl

Avrupa Güney Gözlemevi’nin Atacama Çölü’nde (Şili) bulunan Aşırı Büyük Teleskop dizisinden lazer ışınları yayılıyor. Lazerler astronomların atmosferik türbülanslardan kaynaklanan bozulmaları düzeltmelerine yardımcı olan yapay kılavuz yıldızlar oluşturuyor. Bu teleskop, devasa ötegezegenlerin görüntülerini doğrudan yakalayabilen çok az sayıda teleskoptan biri.

Spencer Lowell

MIT’de astrofizikçi olan Sara Seager bir model kullanarak, NASA’nın Pasadena’daki Jet İtki Laboratuvarı’nda geliştirilme aşamasında olan Starshade’in çalışma ilkelerini açıklıyor. 30 metreden geniş bir çapı olan bu aygıt, bir yıldızdan gelen ışığı engelleyecek. Bir uzay teleskopu, Starshade’in taçyaprakları arasındayken bir gezegenin görüntüsünü yakalayarak, o gezegende yaşam kanıtları arayacak.

Chris Gunn

NASA’nın James Webb Uzay Teleskopu, Teksas, Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde bulunan ve uzayın soğuk koşullarını taklit eden dev bir dondurucu odada test ediliyor. Hubble Uzay Teleskopu’ndan çok daha güçlü olan bu teleskop yaşama elverişli olabilecek yıldızlar, galaksiler ve güneş sistemlerinin peşine düşecek.

Spencer Lowell

NASA’nın Dünya’ya Yakın Asteroit (NEA) Gözcüsü’nün kısmen sarılmış güneş yelkeni, Huntsville’deki (Alabama) bir tesiste açılış testi öncesinde son kontrolden geçiyor. Geleneksel yelkenlerin rüzgârı yakalaması gibi, güneş yelkenleri de güneş ışığından gelen basınç tarafından itilerek yakıt gereksinimini en aza indirgiyor.

Spencer Lowell

II–VI, Inc. ve Dayton Üniversitesi tarafından geliştirilen bu örnekteki gibi bir lazer vericisi, Breakthrough Starshot’ ın uzay araçlarını en yakın yıldıza fırlatabilmesi için gereksinim duyduğu teknolojiye işaret ediyor. Aygıtın 21 lensinden yayılan lazer ışınları uzak bir hedefte birleşiyor. Starshot’ın lazer dizisi, buna benzer yaklaşık bir milyar ışını bir araya getirecek.

Spencer Lowell

NEA Gözcüsü güneş yelkeni uzmanı Les Johnson, alüminyumla kaplı –insan saçından çok daha ince– plastik yelken malzemesinin bir parçasını havada yüzdürüyor. Lazerlerle itilen bir yelken, çok daha hafif olan grafenden de yapılabilir. “Günümüzün güneş yelkenleri, bir gün çocuklarımızı yıldızlara götürecek olan ışınlanan enerji yelkenlerinin ataları,” diyor.

Spencer Lowell

Bir biliminsanı Kaliforniya, Mountain View’daki NASA Ames’te geliştirilmiş, posta pulundan çok da büyük olmayan Sprite uzay aracını elinde tutuyor. Sprite’ın geliştirilmesi, bir gün Breakthrough Starshot araçlarının, en yakın güneş sisteminde yaşam belirtileri arayacak sensörler taşıyabileceğine işaret ediyor.

Spencer Lowell

Araştırmacı Jon Richards, Kuzey Kaliforniya’nın Cascade Dağları’nda bulunan, SETI Enstitüsü’ne ait Allen Teleskop Dizisi’nde bir üniteyi kontrol ediyor. Radyo teleskoplar 60 yıl boyunca Dünya dışı zeki formlar arayışında ana gereçlerimiz oldu.

Spencer Lowell

Principia Koleji ve SETI Enstitüsü’nden Laurance Doyle, Vallejo’ daki (Kaliforniya) Six Flags Discovery Kingdom’da zeki “Dünya dışı” canlılarla sohbet ediyor. Doyle’un balina ve yunusların iletişim sistemleri üzerindeki çalışmaları, biliminsanlarının uzaylı dillerindeki örüntüleri çözümlemesi konusunda yardımcı olabilir.

Spencer Lowell

NASA tarafından finanse edilen SETI Enstitüsü biliminsanları Şili çöllerinde, Mars’taki yaşam arayışına rehberlik edecek veriler topluyor. Görünüşte yaşam belirtisi olmayan bu alanı kaplayan tepecikler, sert iklimlerde coşan mikroorganizmalara ev sahipliği yapıyor. “Her yeri kesinlikle yaşam dolu,” diyor ekip lideri Nathalie Cabrol.

Artık 43 yaşında Guyon ve şimdi çalışabileceği çok büyük bir teleskopu var: Subaru Gözlemevi. Diğer 12 gözlemeviyle birlikte, Hawaii’nin Büyük Ada’sındaki Mauna Kea’nın zirvesini mesken tutan Subaru Teleskopu’nun 8,2 metrelik yansıtıcısı, dünyanın en büyük tek parçalı aynalarından biri. (Japon Ulusal Astronomi Gözlemevi tarafından kullanılan bu teleskopun, araba firmasıyla hiçbir bağlantısı yok –Subaru, Pleiades Yıldız Kümesi’nin Japonca adı.) Deniz seviyesinden 4205 metre yükseklikte bulunan Mauna Kea, Guyon’un Hilo’daki evinden arabayla yalnızca bir buçuk saatlik mesafede olsa da, evrenin en ayrıntılı, en berrak görüntülerinden birini sunuyor. Evine bu kadar yakın olması da oraya sık ziyaretlerde bulunmasına, geliştirip teleskopa bağladığı cihazı test edip onu daha da geliştirmek için sıklıkla tüm gece boyunca çalışmasına olanak sağlıyor. “Burada birkaç hafta geçirdikten sonra Dünya’daki yaşamı unutmaya başlıyorsunuz,” diyor bana. “Önce haftanın hangi günü olduğunu unutuyorsunuz; sonra da ailenize telefon etmeyi.”

Seager gibi Guyon da MacArthur ödülü sahibi. Onun dehası ise ışık üstatlığında yatıyor: Subaru’nun devasa aynasının dahi göremeyeceği şeyleri yakalamak için ışığı manipüle ediyor.

“Asıl soru, orada herhangi bir biyolojik aktivite olup olmadığı,” diyor gökyüzünü işaret ederek. “Yanıt evetse, neye benziyor? Kıtalar var mı? Okyanus var mı, bulut var mı? Bir gezegenin ışığını, yörüngesinde döndüğü yıldızın ışığından ayırabilirseniz, bu soruların hepsi yanıtlanabilir.”

Dünya boyutundaki kayalık bir gezegenin ışığını yıldızının ışığından ayırmaya çalışmak, gözlerinizi bir projektörün birkaç santimetre önünde duran meyve sineğini görebilene kadar kısmaya benziyor. Bu pek olası görünmüyor ve günümüzün teleskopları ile zaten mümkün değil. Ancak Guyon, yeni nesil yer tabanlı teleskopların neler yapabileceğine, gözlerini çok ama çok fazla kısıp kısamayacaklarına odaklanmış durumda.

Elindeki alet tam olarak bunu yapmak üzere tasarlanmış. Adı da –sıkı durun– Subaru Koronagrafik Aşırı Uyarlanabilir Optiği (SCExAO, “skeksao” diye okunuyor). Guyon aleti iş başındayken görmemi istemişti, ama elektrik kesintisi nedeniyle Subaru devre dışı. Bunun yerine beni teleskopu içine alan 43 metrelik kubbede tura çıkarmayı öneriyor. Burada deniz seviyesine oranla yüzde 40 daha az oksijen var.


RENKLERİ GÖRMEK. Gezegenimizde fotosentez yapan bitkilerde bulunan klorofil kırmızı ve mavi ışığı soğuruyor, bu nedenle bitki örtüsü yeşil görünüyor. Ancak diğer canlı dünyalarda fotosentez farklı bir pigment kullanıyor olabilir. Bu varsayımsal öte-gezegenin buzlu uydusundan görüntülenebilen lavanta rengi, kendisi de ışığı metabolik enerjiye dönüştürebilen ve belki de erken Dünya tarihinde klorofilden önce var olan –retinal olarak adlandırılan– pigmentten geliyor. [İllüstrasyon: Dana Berry]

Ziyaretçilerin yanlarına şişelenmiş oksijen alma olanakları var, ama Guyon benim buna gereksinim duymayacağımı düşünüyor ve yola koyuluyoruz.

“Geçenlerde birkaç biliminsanına çevreyi gezdiriyordum,” diyor. “Ve içlerinden biri birdenbire bayıldı!” diye devam ediyor şaşkınlık ve pişmanlık karışımı bir tınıyla. “İyi olmadığını anlamalıydım. Bir süredir oldukça sessizleşmişti.” Korkuluklara tutunuyorum ve soru sormaya devam ettiğimden emin olmak istiyorum.

Subaru gibi yer tabanlı teleskoplar, Hubble gibi uzay teleskoplarından daha güçlü birer “ışık yakalayıcı”; bunun nedeni de öncelikle henüz hiç kimsenin sekiz metreden büyük bir aynayı bir rokete sıkıştırıp nasıl uzaya fırlatacağı sorununu çözememiş olması. Ancak yer teleskoplarının da ciddi bir eksikliği var: Atmosferimizin kilometrelerce altında bulunuyorlar. Hava sıcaklığında yaşanan dalgalanmalar ışığın düzensiz biçimde kırılmasına neden oluyor –göz kırpan yıldızları ya da yaz mevsiminde asfalt yolların üzerindeki sıcak hava dalgalanmalarını düşünün.

SCExAO’nun ilk görevi bu “kırışıklıkları” ütülemek. Bu da bir yıldızdan gelen ışığın, 2 bin minik motor tarafından aktive edilen, her biri 10 kuruş büyüklüğünde, biçim değiştiren bir aynaya yönlendirilmesiyle başarılıyor. Motorlar bir kameradan gelen bilgiyi kullanıp aynanın biçimini saniyede 3 bin kez değiştiriyor. Sonuç: atmosferimizin bozucu etkilerinden önceki hâline en yakın şekilde gözlemlenebilen bir yıldız ışını. Sonrasında göz kısma bölümü geliyor. Guyon’a göre bir yıldızın parlaklığı, “kurtulmaya çalıştığımız, kaynayan bir ışık damlası.” Guyon’un aleti açıklıklar, aynalar ve koronagraf denilen örtücü maskelere sahip, yalnızca gezegenden yansıyan ışığın geçmesine izin veren karmaşık bir sistem içeriyor.

Aletin içinde çok daha fazlası var; yalnızca aygıtın şemasına bakmak bile deniz seviyesindeyken dahi başınızın dönmesine yetiyor. Ama yeni nesil teleskoplar yapıldığı zaman elde edeceğimiz sonuç gözle seçilebilir bir ışık noktası –yani kayalık bir gezegen– olacak. Bu görüntüyü ışığı dalgaboylarına ayrıştırabilen bir cihaza, yani bir spektrometreye aktardığımızda, biyolojik imza olarak adlandırılan yaşam izlerini aramaya başlayabileceğiz.


ZEKİ UZAYLILAR. Şimdiye dek Dünya dışı zeki yaşam formu arayışı, gelecek bir radyo sinyalini yakalama üzerine odaklanmıştı. Artan bilgisayar gücü ve daha hassas teleskoplar sayesinde, araştırmacılar bu söz konusu arayışı görünür ve kızılötesi salımlara kadar genişleterek, gelişmiş uygarlıkların “tekno izlerini” hedef alıyor. Bunlar lazer atımları, kirletici gazlar ya da enerjisini toplamak için yakındaki bir yıldızın etrafına inşa edilmiş dev yapılar olabilir. [İllüstrasyon: Dana Berry]

Ama bir biyolojik imza var ki Seager, Guyon ve aşağı yukarı herkes, bilimsel temkinlilik sınırları içinde, bunun yaşamın neredeyse kesin bir kanıtı olduğu konusunda hemfikir: Bunu kanıtlayan bir gezegenimiz var. Dünya’da bitkiler ve belli başlı bakteriler fotosentezin bir yan ürünü olarak oksijen üretiyor. Oksijenin hiç de seçici olmayan bir molekül olduğu açık –bir gezegenin yüzeyindeki hemen her şeyle tepkimeye girip onlara bağlanabiliyor. Oksijenin bir atmosferde biriktiğine dair bir kanıt bulabilirsek, bazı kaşların havaya kalkacağı kesin. Oksijen ve Dünya’daki yaşamla ilgili diğer bileşiklerden oluşan bir biyolojik imza ise işleri bir adım daha ileri götürür. En ikna edicisi de oksijenin eşliğinde bir de metan gazı bulmak; çünkü, canlı organizmalardan gelen bu iki gaz birbirini yok ediyor. Ve ikisinin bir arada bulunması da sürekli bir ikâme olduğu anlamına geliyor.

Ancak Dünya dışı yaşam arayışını oksijen ve metanla sınırlandırmak fazlasıyla Dünya merkezli bir yaklaşım olur. Yaşam, fotosentez yapan bitkilerden farklı bir biçim de alabilir. Zaten burada, Dünya’da dahi oksijenin atmosferde birikmeye başlamasından milyarlarca yıl öncesinde anaerobik yaşam vardı. Bazı temel gereksinimler –enerji, besin ve sıvı bir ortam– karşılandığı sürece yaşam birçok farklı gaz üretebilecek biçimde evrimleşebilir. İşin sırrı, zaten orada bulunması gereken gazların aşırı miktarda olması.

Arayabileceğimiz başka türden biyolojik imzalar da var. Bitkilerdeki klorofil, kızılötesine yakın bir ışık yansıtıyor –insan gözüyle görülemeyen, ama kızılötesi teleskoplarla kolayca gözlemlenebilen kırmızı ötesi sınır. Buna bir gezegenin biyolojik imzasında rastlarsanız eğer, işte o zaman Dünya dışı bir orman keşfetmiş olabilirsiniz. Ancak başka gezegenlerdeki bitki örtüsü farklı dalgaboylarında ışıklar soğuruyor olabilir –yani gerçekten kapkara olan ormanlar ya da güllerin yanı sıra diğer her şeyin de kırmızı olduğu gezegenler var olabilir.

Ayrıca, neden yalnızca bitkilere yoğunlaşalım ki? Cornell Üniversitesi Carl Sagan Enstitüsü’nü yöneten Lisa Kaltenegger ve meslektaşları –diğer gezegenlerde normal olabilecek– Dünya’daki aşırı koşullarda yaşayanlar da dahil olmak üzere, 137 mikroorganizmanın spektral özelliklerini yayımladı. Yeni nesil teleskopların bu kadar hevesle bekleniyor olması hiç şaşırtıcı değil. “İlk kez yeterli ışık toplayabileceğiz,” diyor Kaltenegger. “Bazı şeyleri çözüme kavuşturabileceğiz.”

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Gerhard Hüdepohl

Avrupa Güney Gözlemevi’nin Atacama Çölü’nde (Şili) bulunan Aşırı Büyük Teleskop dizisinden lazer ışınları yayılıyor. Lazerler astronomların atmosferik türbülanslardan kaynaklanan bozulmaları düzeltmelerine yardımcı olan yapay kılavuz yıldızlar oluşturuyor. Bu teleskop, devasa ötegezegenlerin görüntülerini doğrudan yakalayabilen çok az sayıda teleskoptan biri.

Spencer Lowell

MIT’de astrofizikçi olan Sara Seager bir model kullanarak, NASA’nın Pasadena’daki Jet İtki Laboratuvarı’nda geliştirilme aşamasında olan Starshade’in çalışma ilkelerini açıklıyor. 30 metreden geniş bir çapı olan bu aygıt, bir yıldızdan gelen ışığı engelleyecek. Bir uzay teleskopu, Starshade’in taçyaprakları arasındayken bir gezegenin görüntüsünü yakalayarak, o gezegende yaşam kanıtları arayacak.

Chris Gunn

NASA’nın James Webb Uzay Teleskopu, Teksas, Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde bulunan ve uzayın soğuk koşullarını taklit eden dev bir dondurucu odada test ediliyor. Hubble Uzay Teleskopu’ndan çok daha güçlü olan bu teleskop yaşama elverişli olabilecek yıldızlar, galaksiler ve güneş sistemlerinin peşine düşecek.

Spencer Lowell

NASA’nın Dünya’ya Yakın Asteroit (NEA) Gözcüsü’nün kısmen sarılmış güneş yelkeni, Huntsville’deki (Alabama) bir tesiste açılış testi öncesinde son kontrolden geçiyor. Geleneksel yelkenlerin rüzgârı yakalaması gibi, güneş yelkenleri de güneş ışığından gelen basınç tarafından itilerek yakıt gereksinimini en aza indirgiyor.

Spencer Lowell

II–VI, Inc. ve Dayton Üniversitesi tarafından geliştirilen bu örnekteki gibi bir lazer vericisi, Breakthrough Starshot’ ın uzay araçlarını en yakın yıldıza fırlatabilmesi için gereksinim duyduğu teknolojiye işaret ediyor. Aygıtın 21 lensinden yayılan lazer ışınları uzak bir hedefte birleşiyor. Starshot’ın lazer dizisi, buna benzer yaklaşık bir milyar ışını bir araya getirecek.

Spencer Lowell

NEA Gözcüsü güneş yelkeni uzmanı Les Johnson, alüminyumla kaplı –insan saçından çok daha ince– plastik yelken malzemesinin bir parçasını havada yüzdürüyor. Lazerlerle itilen bir yelken, çok daha hafif olan grafenden de yapılabilir. “Günümüzün güneş yelkenleri, bir gün çocuklarımızı yıldızlara götürecek olan ışınlanan enerji yelkenlerinin ataları,” diyor.

Spencer Lowell

Bir biliminsanı Kaliforniya, Mountain View’daki NASA Ames’te geliştirilmiş, posta pulundan çok da büyük olmayan Sprite uzay aracını elinde tutuyor. Sprite’ın geliştirilmesi, bir gün Breakthrough Starshot araçlarının, en yakın güneş sisteminde yaşam belirtileri arayacak sensörler taşıyabileceğine işaret ediyor.

Spencer Lowell

Araştırmacı Jon Richards, Kuzey Kaliforniya’nın Cascade Dağları’nda bulunan, SETI Enstitüsü’ne ait Allen Teleskop Dizisi’nde bir üniteyi kontrol ediyor. Radyo teleskoplar 60 yıl boyunca Dünya dışı zeki formlar arayışında ana gereçlerimiz oldu.

Spencer Lowell

Principia Koleji ve SETI Enstitüsü’nden Laurance Doyle, Vallejo’ daki (Kaliforniya) Six Flags Discovery Kingdom’da zeki “Dünya dışı” canlılarla sohbet ediyor. Doyle’un balina ve yunusların iletişim sistemleri üzerindeki çalışmaları, biliminsanlarının uzaylı dillerindeki örüntüleri çözümlemesi konusunda yardımcı olabilir.

Spencer Lowell

NASA tarafından finanse edilen SETI Enstitüsü biliminsanları Şili çöllerinde, Mars’taki yaşam arayışına rehberlik edecek veriler topluyor. Görünüşte yaşam belirtisi olmayan bu alanı kaplayan tepecikler, sert iklimlerde coşan mikroorganizmalara ev sahipliği yapıyor. “Her yeri kesinlikle yaşam dolu,” diyor ekip lideri Nathalie Cabrol.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA