EYLÜL SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Afrika’nın Yaralı Kalbi

Peter Gwin

Marcus Bleasdale

28.4.2017

Afrika’nın Yaralı Kalbi

Hükümeti deviren çoğunluğu Müslüman ayaklanmacılara karşı Hıristiyan milislerin 2014’te düzenlediği bir saldırının ardından, başkent Bangui’deki bir mahalle için için yanıyor. Hıristiyanlar ve Müslümanlar eskiden görece barışçıl bir şekilde yan yana var olabiliyordu ama son dört yıldır ülkeye kaos hâkim.

Orta Afrika Cumhuriyeti kıtanın doğal kaynaklar açısından en zengin ülkelerinden biri. Peki ama nasıl oldu da başarısız bir devlet haline geldi?

Kelebek sanatçısının evine gitmek için, kahverengiye çalan büyük Oubangui Nehri civarındaki kerpiç evlerin oluşturduğu labirentten geçmek gerekiyor. Orta Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Bangui’nin kontrolünü ele geçirmek amacıyla çarpışan Müslüman isyancılarla Hıristiyan milislerin dört yıl önce yakıp yıktığı yerler buralar. Bugün mahalleyi bağrışarak futbol oynayan çocuklarla fıstık, yumurta, avokado, mango, yaban balı ve tane karabiber satan seyyar satıcılar dolduruyor. Ama şiddetin etkisi kentte hâlâ sürüyor, insanlar silah ve askeri helikopter seslerine karşı her an tetikte.

Philippe Andé ise tüm bu sayılanlara ilgisiz. Hafif hafif kelleşmeye doğru yol alan ince yapılı Andé’nin üzerine eğildiği çalışma masası kelebek kanatlarıyla dolu: Parlak renkler, gösterişli biçimler ve egzotik desenlerden oluşan bir karışım bu. Orta Afrika Cumhuriyeti, tanımlanmış 597 kelebek türünün ev sahibi. Yani bu ülkede kendinizi birdenbire konfeti yağmuruna tutulmuşçasına sessizce uçuşan bir kelebek bulutunun içinde bulmanız sıradan bir durum. Çiftçilik yapan Andé de tarlalarda kelebek yakalıyor, erkek çocuklarını tepelere ve nehir boyuna kelebek toplamaya gönderiyor.

Cımbız, tıraş bıçağı ve plastik tutkal kullanarak, pelür kağıdı inceliğindeki kanatları, her biri minyatür birer vitray camını andıran Orta Afrika yaşamının hareketli manzaralarına dönüştürüyor. Turkuvaz rengi çalkantılı nehirde benekli yeşil bir balık yakalayan bir adam. Sırtlarına uyuyan bebeklerini bağlamış manyok döverek un haline getiren turuncu elbiseli kadınlar. Hindistancevizi toplamak için ağaca tırmanan bir çocuk. Pamuk dolu tarlalar; filler, goriller, papağanlar, antilop portreleri ve hatta ülkenin en ünlü ihracat ürünü elmas...

Andé’nin gözlerini kapadığında görmeyi tercih ettiği Orta Afrika Cumhuriyeti bu. 2013 öncesi zamanlar. O yıl, büyük oranda Müslüman ayaklanmacı gruplardan oluşan Seleka örgütü, yağma, tecavüz, öldürme ve yakma olayları eşliğinde ülkenin her yanına yayıldı; Hıristiyanların hâkimiyetindeki yozlaşmış hükümeti alaşağı etti, binlerce kişinin ölmesine, bir milyon kişinin yerinden olmasına ve gıda sıkıntısına yol açan ve hâlâ içten içe süren vahşi bir içsavaş başlattı.


Berbérati’nin en büyük camisi, Hıristiyan milislerin Müslümanları buradan çıkardığı 2014’te yağmalanmış ve terk edilmiş. Çatışmalardan önce Müslümanlar kent nüfusunun dörtte birini oluşturuyordu ve çok sayıda işyeri açmıştı. “Burası için çok önemliler,” diyor Belediye Başkanı Albert Eustache Nakombo. “Geri gelmelerini istiyoruz.”

Samimi olmak gerekirse, Andé’nin büyüleyici tabloları, benim imgelemimdeki Orta Afrika Cumhuriyeti algısını ifade ediyor aslında. Bir korumacılık haritasında işaretlenmiş olarak görünce ilgimi uyandırmıştı bu ülke. Afrika’nın el değmemiş en son doğal alanlarına sahip, Fransa boyutunda bir yeşil vahaydı. Yerleşim olmayan geniş ormanlık alanlarının yaban hayatı kaynadığını da öğrendim daha sonra. Bu bolluğunun altında da elmas, altın, uranyum ve olasılıkla petrol dahil zengin bir doğal kaynak var. Böylesine düşük nüfuslu bir ülkenin –Fransa’nın 65 milyonluk nüfusuna karşılık sadece 5 milyon– gelişmesi gerekirdi. Oysa çöküyor. Neden? Orta Afrikalıların “Kriz” olarak söz ettiği savaşı izleyen kaos ortamı sırasında muhabirlik yaptığım son üç yıldır bu soru sürekli kafamı kurcalıyor.

Bangui’ye ilk yolculuğumda, Paris’ten kalkmak üzere olan Air France uçağında beklerken bu soruyu Fransız Ordusu’ndan bir subaya soruyorum. 19. yüzyılda Avrupa’nın Afrika’ya hücumu sırasında ülkeyi sömürgeleştiren Fransızlar için hassas bir konu bu. Orta Afrika Cumhuriyeti 1960’ta bağımsızlığını kazanmış olsa da Fransızlar içişlerine karışmaya devam etti. Günümüzde Orta Afrika benzin konusunda Fransız şirketi Total’e bağımlı durumda. Ayrıca ülkenin kullandığı para birimi de Fransız hazinesince destekleniyor.

Kırklı yaşlarında geniş omuzlu bir adam olan subay, barış gücü dahilinde ikinci görevine gidiyormuş. “Lojistik büyük sorun,” diyor kafasını olumsuz anlama gelecek şekilde sallayarak. “Burası denize kıyısı olmayan büyük bir ülke ve yollar berbat.” Mayıs ve Ekim arasındaki yağmur mevsiminde sulak kuzeydoğu bölgesindeki köylerle bağlantının tamamen kesildiğini ve önemli ticaret yollarının kapandığını anlatıyor. “Kuzey kesiminde ekonomi gelişemediği için insanlar kızgın,” diyor. “Seleka böyle bir ortamda ortaya çıktı.”

Tam bu sırada, sınır dışı edilen Orta Afrikalı bir kadının çığlıklarıyla konuşmamız bölünüyor. İki polis denetiminde uçağa bindirilip koltuğuna kelepçeleniyor. İsterik bir şekilde bağırarak kelepçeleri çekiştiriyor. Yolcular arasında ülkelerine dönen Orta Afrikalılar, Barış Gücü görevlileri, yardım kuruluşu çalışanları ve diplomatlar var.

Kadının söyledikleri Orta Afrikalılar arasında rahatsızlık yaratıyor. “Büyücünün teki,” diye söyleniyor bir adam. “Uçağa lanet yağdırıyor,” diyor bir başkası. Uçuş görevlileri yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor ama birkaç kişi kabin bagajlarını almak üzere ayaklanıp uçaktan inmek istiyor. Bir saatlik rötarın ardından pilot, polislere kadını uçaktan almalarını söylüyor. Gecikmeden dolayı Kamerun’da bir gece konaklayacağımızı anons ediyor. “Gece Bangui’ye inemiyoruz,” diye açıklıyor. “Çünkü havaalanı ışıkları çalışmıyor.” Bana doğru eğilen subay, “Ayrıca gece havaalanından kente giden yol güvenli değil,” derken kederle gülümsüyor. “Orta Afrika Cumhuriyeti’nde işler böyle.”

Marcus Bleasdale

Hıristiyan genç kız, 2014 yılında Bangui’deki evleri yakınında çıkan sokak çatışmasında vurulan ablasının ölümüne ağlıyor. Ülkede, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün varlığına rağmen, Müslümanlarla Hıristiyanlar ve karşıt Müslüman ayaklanmacı grupları birbirlerine saldırmaya devam ediyor.

Marcus Bleasdale

Bambari civarındaki madende gençler ve orta yaşlılar altın ararken Müslüman bir isyancı onlara bekçilik yapıyor. İsyancılar “güvenlik” payı alıyor. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde altın bol ama yolsuzluklar ve siyasi istikrarsızlık kazancın halka ulaşmasını engelliyor.

Marcus Bleasdale

Yüzlerce evin Müslümanlar tarafından yakıldığı Bambari’deki bir kilisede dua eden Hıristiyanlar. Birçok kentte kiliseler, şiddetten kaçan Hıristiyanlara ve Müslümanlara sığınak olmuştu. “Askerler ve politikacılar kaçtığında Tanrı’nın insanları duruma el koydu,” diye konuşuyor bir rahip.

Marcus Bleasdale

Bangui’de, çatışmalar yüzünden iki yıl kapalı kalan bir okulda öğrenciler güne başlıyor. Müslümanların yönetimindeki ayaklanmacılar, okulları tahrip ederek 425 bin çocuğun olumsuz etkilenmesine yol açtı. Öğretmen sayısı çatışmalardan önce de azdı –1 öğretmene 89 öğrenci– ama çatışmalar sırasında kaçanların çoğu geri dönmedi.

Marcus Bleasdale

Çatışmalardan kaçmak isteyen on binlerce Bangui sakini, BM Barış Gücü tarafından korunan havaalanındaki kampta eski uçaklar ve işler durumdaki pistler arasında sığınak bulmuş. Hükümet, kamptaki insanlara başka yerlere yerleşmeleri için aralık ayından itibaren para dağıtmaya başladı.

Marcus Bleasdale

Kampta geçen bir yılın ardından Richard Dohou, eve dönüşünü kutluyor. Bir zamanlar Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte yaşadığı Bangui’deki mahallesi katliamlar sonucu boşalmış. Dohou gibi bazı Hıristiyanlar geri dönse de Müslümanlar gelmiyor. “Bir gün birbirimizi affedebiliriz,” diyor semttekilerden biri. “Ama henüz değil.”

Bangui’deki ilk günlerimde bir rehber beni arabasıyla altın rengine boyanmış altı heykelin bulunduğu küçük bir meydana götürüyor. Rengârenk Afrika gömleğiyle enerjik bir kişilik. Meydanın bilinmesi gereken tüm tarihi yansıttığını açıklıyor. Bu meydan, bağımsızlık hareketinden Kriz’in başlangıcına kadar ülkeyi yöneten altı devlet adamını onurlandırıyor. Heykellerin üzerinde çatlaklar var, keçiler biraz ötede kaldırımdaki yarıklarda büyüyen otları yiyor. İlk heykeli göstererek, “Bu Barthélémy Boganda,” diye anlatmaya başlıyor sınıfta ders veren bir öğretmen edasıyla. “George Washington ve Martin Luther King, Jr. Amerikalılar için ne ifade ediyorsa, o da Orta Afrikalılar için aynı şeyi ifade ediyor.”

Kendini bir yamyamın oğlu olarak tanımlayan ve ülkesinin bağımsızlığı için Charles de Gaulle ile yaptığı pazarlıkla tanınan Boganda’nın öyküsünü daha önce okuduklarımdan biliyorum. Ama rehberimin sözünü kesmiyorum. Neredeyse tüm Orta Afrikalıların bir aziz olarak gördüğü liderden söz etmek hoşuna gidiyor. Adını güney ve kuzey sınırlarını belirleyen nehirlerden alan, dönemin Fransız sömürgesi, Oubangui–Chari’de dünyaya gelmiş Boganda. Özel şirketlerin sömürge ülkesini istedikleri gibi idare ettikleri ve adalet kavramının sömürge yöneticilerinin insafında olduğu yıllar. Kaga Bandoro’daki bir Fransız yetkili, 1903 Bastille Günü’nde, bir Afrikalı tutuklunun anüsüne dinamit sokulup ateşlenmesi yoluyla infaz edilmesine izin vermişti. “Biraz aptalca olabilir ama yerlileri şaşırtır,” diye açıklamıştı yetkili. “Bundan sonra artık sesleri çıkmaz.”

Boganda’nın yaşamı bir Eski Ahit peygamberininkine benziyor. 1910’da, doğumundan kısa süre önce, köylerinde çıkan ayaklanmada babası Fransız güçlerince öldürüldü. Şirket korumaları yabani kauçuk toplamayı reddeden annesini döverek öldürdü. Öksüz kalan Boganda’yı bir Roma Katolik rahibi yanına aldı ve o da saflara katılarak Oubangui–Chari’nin ilk yerli rahibi oldu. Daha sonra Fransız meclisinde ilk yerli temsilci olarak görev yaptı, Fransız yönetiminin sözünü esirgemeyen bir eleştirmeni haline geldi. Bağımsızlık vakti gelince de halkın lider olarak tercih ettiği kişi oldu.

Boganda, ülkeye Orta Afrika Cumhuriyeti adını verdi, ilk bayrağını tasarladı ve ülkenin sloganını belirledi: “Herkese eşitlik.” Ancak 29 Mart 1959’da, ilk seçimden hemen önce Boganda’nın uçağında bir patlama oldu. Fransa karşı çıkıyor olsa da günümüzde ülkedeki herkes bu ölümün ardında Fransızların olduğuna inanıyor. Olay, iki ülke arasındaki ilişkileri o dönemden bu yana olumsuz yönde etkiliyor.

“Biz onların sömürgesiydik, bizi kaybetmek istemediler,” diye konuşuyor asıl mesleği orman bekçiliği olan rehber. “Bu söylediklerimi yazabilirsiniz ama lütfen adımı kullanmayın. Fransızlar hâlâ onların sömürgesi olduğumuzu düşünüyor.” Hepsi başkan olarak görev yapan diğer beş kişinin heykellerini gösteriyor. “İçlerinde Fransızlara karşı çıkan olduğunda, yerine hemen yenisini geçiriyorlardı.”

Ancak Boganda’dan sonra gelen liderlerin hepsinin hesabını vermesi gereken günahları olduğunu söylüyor. Heykellerin önünden geçerken, sanki doğrudan konuşurmuşçasına her birinin sert yüzüne suçlayıcı parmağını uzatıyor. Ülkenin zenginliğini saçıp savurduklarını, etnik gruplar arasında taraf tuttuklarını, ülkenin yüzde 15’lik Müslüman halkı içinde (geriye kalanlar Hıristiyan veya animist inanca sahip) derin düşmanlıklar yarattıklarını anlatıyor. Sonuncu heykelin önünde duruyor. Orta Afrikalıların çoğunun Kriz’i başlatmakla suçladığı, 2003 yılında yönetimi ele geçiren François Bozizé adlı subay bu.

“Müslümanlara, yönetimi ele geçirme sırasında kendisine yardım ederlerse hükümette yer alacakları sözü verdi. Sonra da onlara ihanet etti ve böylece Seleka ortaya çıktı,” diyor rehber.

Seleka güçleri Bozizé’yi alaşağı etme hedefine ulaştılar ama ülkeyi nasıl yöneteceklerini bilmiyorlardı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin gelişine kadar bir yıl boyunca Bangui’nin kontrolünü ellerinde tuttular. Seleka, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelere çekildi ve bir süre sonra da ittifak bozuldu. Dağılan ayaklanmacı grupların elinde bulunan topraklar, kendi adamlarına para vermek ve silah satın almak için bölgesel kaynakları kullanan eski Seleka liderleri tarafından yönetilen derebeyliklere ayrıldı. Geçtiğimiz yıl birbirlerine saldırmaya başlayıp, 70 bin kişinin yerlerinden olmasına yol açtılar.

Fotoğrafçı Marcus Bleasdale ile birlikte, büyük olanaklar sağlayabilecek bu kaynakların ülkenin parçalanmış konumunun sürmesine neden olan güçlerin yaşam damarı haline geliş nedenlerini araştırmak istiyoruz. Ve ülkenin orta kesiminde yer alan, Seleka’nın eski liderlerinin yönetimindeki toprakların en büyük kenti Bambari’ye gitmeye karar veriyoruz.

Dörtçeker araçla Bangui’den Bambari’ye ulaşım, sık ormanların arasından ve Seleka’nın başkente doğru ilerlerken vahşet yarattığı köylerin içinden gerçekleşiyor ve bir gün alıyor. BM Barış Gücü devriye gezdiğinde yol genelde güvenli oluyor. Bunun dışındaki zamanlarda haydutlar pusuya yatmış bekliyor. Bazıları Seleka’nın ya da Seleka ile savaşmak üzere Hıristiyanlar ve animistler tarafından kurulan Anti–Balaka milis gücünün eski askerleri ama kim kimdir anlamak zor. Ülke, çaresiz insandan ve silahtan geçilmiyor. Çeşitli model ve yıllardan Kalaşnikoflar karaborsada satılıyor. Bazen de haydutların elinde çalıntı su borularından yapılma basit tüfekler oluyor.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Mayıs 2017 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Marcus Bleasdale

Hıristiyan genç kız, 2014 yılında Bangui’deki evleri yakınında çıkan sokak çatışmasında vurulan ablasının ölümüne ağlıyor. Ülkede, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün varlığına rağmen, Müslümanlarla Hıristiyanlar ve karşıt Müslüman ayaklanmacı grupları birbirlerine saldırmaya devam ediyor.

Marcus Bleasdale

Bambari civarındaki madende gençler ve orta yaşlılar altın ararken Müslüman bir isyancı onlara bekçilik yapıyor. İsyancılar “güvenlik” payı alıyor. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde altın bol ama yolsuzluklar ve siyasi istikrarsızlık kazancın halka ulaşmasını engelliyor.

Marcus Bleasdale

Yüzlerce evin Müslümanlar tarafından yakıldığı Bambari’deki bir kilisede dua eden Hıristiyanlar. Birçok kentte kiliseler, şiddetten kaçan Hıristiyanlara ve Müslümanlara sığınak olmuştu. “Askerler ve politikacılar kaçtığında Tanrı’nın insanları duruma el koydu,” diye konuşuyor bir rahip.

Marcus Bleasdale

Bangui’de, çatışmalar yüzünden iki yıl kapalı kalan bir okulda öğrenciler güne başlıyor. Müslümanların yönetimindeki ayaklanmacılar, okulları tahrip ederek 425 bin çocuğun olumsuz etkilenmesine yol açtı. Öğretmen sayısı çatışmalardan önce de azdı –1 öğretmene 89 öğrenci– ama çatışmalar sırasında kaçanların çoğu geri dönmedi.

Marcus Bleasdale

Çatışmalardan kaçmak isteyen on binlerce Bangui sakini, BM Barış Gücü tarafından korunan havaalanındaki kampta eski uçaklar ve işler durumdaki pistler arasında sığınak bulmuş. Hükümet, kamptaki insanlara başka yerlere yerleşmeleri için aralık ayından itibaren para dağıtmaya başladı.

Marcus Bleasdale

Kampta geçen bir yılın ardından Richard Dohou, eve dönüşünü kutluyor. Bir zamanlar Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte yaşadığı Bangui’deki mahallesi katliamlar sonucu boşalmış. Dohou gibi bazı Hıristiyanlar geri dönse de Müslümanlar gelmiyor. “Bir gün birbirimizi affedebiliriz,” diyor semttekilerden biri. “Ama henüz değil.”

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA