NİSAN SAYISI BAYİDE!

ABONE OL SATIN AL

Renk Cümbüşü

Özge Akkaya

Lars Norgaard

3.4.2017

Renk Cümbüşü

Sanatçı Neil Harbisson, kafasına yerleştirilen anten sayesinde renkleri göremese de duyabiliyor.

Tamamen renkkörü olarak doğan sanatçı Neil Harbisson, kaderini değiştiren yeni bir “uzuv”la yaşıyor. Bu uzuv, bir anten. En büyük sanat eseri olarak gördüğü anten sayesinde renkleri göremese de artık “duyabiliyor”. Kendini siborg olarak tanımlayan sanatçı, yepyeni bir duyuyu deneyimlerken, biz “sıradan” insanları da unutmuyor; renk konserleri veriyor, sesleri resmediyor. Harbisson’la anteni, sanatı, yeni duyusunun yaşamına neler kattığı üzerine sohbet ettik.

Kafanızdaki anteni biraz anlatabilir misiniz?

Gördüğünüz antenin bir ucu kafatasımın içine yerleştirildi. Bunun yanı sıra kafamda bir çip taşıyorum. Her bir rengin bir ışık frekansı var ve bu ışık frekansları çip sayesinde titreşime dönüşüyor, titreşimler de seslere... Bir de internet bağlantısı için kafama yerleştirilen bir parça var. Bu parça sayesinde dünyanın farklı yerlerinden insanlar internet bağlantısıyla doğrudan beynime renk gönderebiliyor. Ayrıca bu sayede uyduya bağlanarak uzayın renklerini de dinleyebiliyorum.

Anteninizi istediğiniz zaman kapatabiliyor musunuz?

Hayır, tıpkı diğer duyularımız gibi antenin de açma–kapama düğmesi yok. Anten her zaman açık, yalnızca internet bağlantısını istediğim zaman kapatabiliyorum. Ayrıca dünyada beş kişinin zihnime renk gönderme izni var. Ne zaman isterlerse, hatta geceleri bile. Bu oldukça ilginç bir deneyim benim açımdan, çünkü bir şekilde gönderdikleri renklerle rüyalarıma yön verebiliyorlar. Örneğin rüyamda bir ev görüyorsam ve bu beş kişiden biri o sırada zihnime mor renk gönderirse, evin duvarları bir anda mora bürünebiliyor.

Peki gündüzleri karşınızda duran renklerle, bu beş kişinin gönderdiği renkleri nasıl ayırt edebiliyorsunuz? Bir uyarı sistemi var mı?

Hayır, antenden gelen renklerle, internetten gelen renkleri ayırt edemiyorum. Ama anlamak o kadar da zor değil. Sonuçta karşımda duran renkleri duyarken bir anda yepyeni bir renk duyduğumda, büyük olasılıkla internetten geliyordur. Anlaması kolay, bu yüzden bir uyarı sistemim de yok.

Kafanıza bir anten yerleştirme fikri nasıl oluştu?

Ben bir piyanistim. Piyano öğrenirken renklerle sesler, seslerle renkler arasında ilişki kuran pek çok teori olduğunu öğrendim. Örneğin Newton renk ve ses bağlantısı kuran bir skala oluşturmuştu. Ondan sonra da, pek çok fizikçi ve sanatçı bu ilişkiyi kurdu. Böylece bu konuya ilgi duymaya başladım. Antenden önce de, piyanoda kendi renk–ses skalam vardı. Ama İngiltere’de müzik okurken, sibernetikle ilgili bir ders aldım ve teknolojinin bir şeyleri algılamada nasıl kullanılabileceğini öğrendim. Bunun üzerine renkleri duymamı sağlayacak bir proje üstünde çalışmaya başladım. Ama bunu yaparken kulaklarımı veya gözlerimi kullanmak istemiyordum. Aradığım şey elektronik gözlükler veya kulaklar değildi. Yeni bir organ ve halihazırda var olan duyularıma etki etmeyecek yeni bir duyu istiyordum. Bunu sağlayacak olan da ışık frekansına bağlı olarak kemiklerimin içinden bana titreşimler gönderecek bir antendi. Anteni 2003 yılında kullanmaya başladım ve 2004 yılının Mart ayında artık kalıcı olacak şekilde kafama yerleştirildi. O zamandan bu yana hem anteni hem de duyuyu geliştirmeye devam ediyorum.

Anteni kendiniz mi tasarladınız?
Son 12 yıldır öğrencilerle işbirliği yapıyorum. Şu anda Brezilya’dan biriyle anteni sağa–sola kontrol etmemi sağlayacak bir diş üzerinde çalışıyoruz örneğin. Anteni şu an yalnızca elimle oynatabiliyorum. Bu diş sayesinde ellerime ihtiyaç duymadan yönünü değiştirebileceğim.

Hangi notanın hangi rengi temsil edeceğine nasıl karar verildi?
Buna doğa karar verdi. Duyduğum şey yalnızca ışık frekansı. Benim karar verdiğim tek şey gamdı. Yani siz de kırmızı rengin frekansını duyabiliyor olsaydınız, benim duyduğum notayı duyardınız. Ben bu antenle yalnızca sizin duyamadığınız ama zaten var olan frekansları duyuyorum.

Fiziksel olarak güzel görünen birinin, yüzündeki renkler dolayısıyla kötü duyulduğu oluyor mu hiç?
Evet, bazen. Biçimsel ahenk ve renksel ahenk iki ayrı dünya. Bir insan fiziksel olarak çok çekici görünebilir ama akordu bozuk duyulabilir. Tam tersi de olabilir elbette; göze hiç hitap etmeyen biri, beklenmedik bir şekilde melodik duyulabilir. Renkleri duyabilmek bana yeni bir güzellik anlayışı sundu diyebilirim.

Renkleri ses olarak duymak aynı zamanda sesleri de renk olarak algılamak anlamına geliyor değil mi?

Evet, müzik dinlerken her bir nota bir renge işaret ediyor. Üstelik yalnızca müzik dinlerken değil, insanların konuşmalarını dinlerken de renkler beliriyor. Kimilerinin sesi mor, kimilerinin kırmızı. Her insanın baskın bir notası oluyor konuşurken. Örneğin sizinki mavi, turkuvaz arası.

Peki en sevdiğiniz renk hangisi?
Türümüz için görünmez olsa da ben 2008 yılından bu yana kızılötesi ve morötesi dalga boyutlarındaki renkleri duyabiliyorum. O zamandan beri de kızılötesi en sevdiğim renk. Çok derinden gelen pes bir sesi var.

En sevdiğiniz nota da kızılötesine mi ait?

Evet, Fa en sevdiğim nota. Kırmızının veya kızılötesinin sesi aynı zamanda.

Görsel ve müzikal olarak en sevdiğiniz ressamlar kim?

Joan Miró’yu dinlemeyi seviyorum, çok ilginç sesler duyabiliyorum tablolarına bakarken. Görsel olarak sevdiğim ressamsa Antoni Tàpies.

Renklerini en çok sevdiğiniz müzik eseri hangisi?

Stravinsky’nin The Rite of Spring’i. Çok sıradışı bir renk kombinasyonuna sahip. 20. yüzyılın en iyisi olarak görülüyor, müzikal olarak çığır açan bir eser. Renkleri açısından da eşsiz olduğunu söyleyebilirim. Mümkün olan her renk var içinde.

Anten sanat dilinizi nasıl etkiledi?
Anten benim için başlı başına bir sanat eseri. Hatta en büyük sanat eserim olarak görüyorum onu. Kafamın içindeki çip de bir sanat eseri, çünkü anten yeni bir organsa, o da yeni bir duyu. Yaptığım şeyi “siborg sanatı” olarak adlandırıyorum ben; yeni organlar ve duyular yaratarak yeni bir algı oluşturmak. Yani aslında bu şekilde kendi algınızı inşa edebiliyorsunuz; kendi duyularınızı, kendi bedeninizi tasarlayabiliyorsunuz. Bu başlı başına sanat demek benim için. Sonrasında bu sanatı dışavurma kararı tamamen size kalmış. Yalnızca benim algılayabildiğim bu sanatı, sesleri resmederek veya renk konserleri vererek dışavuruyorum ben. Antenden önce piyanisttim ve piyano konserleri veriyordum ama antenden sonra piyano, gözüme biraz renksiz görünmeye başladı. Renklerin piyanodan çok daha fazla notası var. Bana daha eğlenceli geliyor. Ama bir gün bu ikisini birleştirmeyi umuyorum. Piyano siyah–beyazın sembolü; tuşları siyah ve beyaz. Amaçladığım şey siyah–beyazı ve renkleri bir araya getirerek şu an ayrık duran iki dünyamı birleştirmek.

En büyük sanat eseriniz olarak tanımladığınız anten, yalnızca sizin deneyimleyebildiğiniz bir şey... Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, sanatımın kitlesi benim. Siborg sanatı böyle bir şey; yalnızca sanatçı sanatı deneyimleyebiliyor. Ama bunu dışavurmak tüm sanat dallarında olduğu gibi yine sanatçının elinde. Örneğin bir fotoğrafçı fotoğraf çekerken orada ne olduğunu gören tek kişidir. Sonrasında o fotoğrafı işleyip insanlarla paylaşıp paylaşmayacağına karar verir. Aynı şey benim için de geçerli. Veya bir heykeltıraşı ele alalım. Heykeltıraş bir taş parçasını yontmak için çeşitli aletler kullanır. Ben de beynimi yontmak için sibernetik kullanıyorum. Tamamen aynı süreç. Tek bir farkla; ben taş yerine algıma, beynime şekil veriyorum. Bu nedenlerden ötürü bu benim için bir sanat türü ama bazı insanlar böyle düşünmüyor. Olsun. Ne de olsa fotoğraf da başlarda sanat olarak kabul edilmiyordu.

Cyborg FoundatIon adlı bir kuruluşunuz var. Bu derneğin amacı ne?

Farklı projeler yürütüyoruz dernekte. Amaç insanların siborg olmasına yardımcı olmak. Onlara doğru ekibi bulmaları konusunda yardımcı oluyoruz. Siborg haklarını savunuyoruz; ameliyat olma hakkı, siborg olarak tanımlanma hakkı vb. Aynı zamanda siborg sanatını teşvik ediyoruz.

Sizin dışınızda yeni bir uzuv veya duyuya sahip birileri var mı?
Moon Ribas var. Sismik duyuya sahip; Dünya’nın herhangi bir yerinde deprem olduğunda bedeninde titreşim hissediyor. Bir başka implantı sayesinde ise Ay’da olan sismik faaliyetleri hissedebiliyor. O da bu yeni duyularını sanat için kullanıyor ve bu duyuları da kendi başına birer sanat eseri olarak görüyor. Birlikte yeni bir projeye başladık. Pek çok insanın yeni duyular edinmek istediğini görüyoruz, bu nedenle biz de insanların satın alabileceği duyular yaratacağız. Şu an kuzey duyusu üzerinde çalışıyoruz. İnsanlar bu çipi bedenlerine yerleştirdikten sonra kuzeye döndüklerinde titreşim hissedecekler.

Peki kendinize yeni duyular eklemeyi planlıyor musunuz?
Evet, New York’ta bir arkadaşımla yeni bir duyu üzerinde çalışıyoruz. Zaman duyusu. Alnıma taça benzer bir halka yerleştireceğim, prensibi tıpkı saat gibi olacak; bu taç da bir duvar saati gibi dilimlere bölünmüş olacak, üzerinde dakikalar geçtikçe ilerleyen bir parça olacak. Böylece saatime veya telefonuma bakmadan saatin kaç olduğunu bileceğim. Bunu yaparkenki amacım saatin kaç olduğunu bilmekten ibaret değil elbette. Zaman algım üzerinde kontrol sahibi olabilmeyi umuyorum. Bunu birkaç ay taktıktan sonra, biyolojik saatime dönüşebileceğini düşünüyorum, böylece zamanı hissedebileceğim. Bunu başarırsam zamanda yolculuk benzeri bir deneyim yaşayabilirim. Örneğin çok keyif aldığım bir ortamda, zamanın ilerleyişini yavaşlatabilirim belki. Çünkü zaman da bir algı meselesi. Elbette bunun böyle olacağı kesin değil, bu tamamen bir deney. Ama en kötü olasılıkla saatin kaç olduğunu tam olarak bildiğim kusursuz bir saatim olmuş olacak.

Siborg olmak sizi bir robota mı dönüştürüyor, yoksa doğayla yakınlaştığınızı mı hissediyorsunuz?

Kendimi bir makine veya robot gibi görmüyorum. Aksine doğaya önceden olduğumdan çok daha yakın hissediyorum. Siborg olduğumdan bu yana, diğer hayvan türleriyle çok daha güçlü bir bağ kuruyorum çünkü onlarla ortak bir duyu paylaşıyorum; onlar gibi ben de kızılötesi ve morötesini duyabiliyorum. Bu sayede artık kedim gözlerini duvara diktiğinde, onun orada kızılötesini gördüğünü biliyorum. Veya bir arı bir çiçeğe doğru uçarken, orada yüksek miktarda morötesi olduğunu biliyorum. Ayrıca fiziksel olarak da doğaya çok daha yakınım çünkü bir antenim var, tıpkı böcekler gibi. Kemik üzerinden ses iletimi sayesinde duyuyor oluşum da yunuslarla ve gergedanlarla paylaştığım bir ortak özellik. Doğaya yakın hissetmek siborg olmanın en güzel yanlarından biri benim için. Moon Ribas için de aynısını söyleyebilirim, Dünya’yla çok daha yakın bir temas içinde; gezegenin tüm hareketlerini kendi bedeninde hissediyor.

Kendinizi yeni bir tür olarak görüyor musunuz?

Biz kendimize “dönüşmüş tür” diyoruz. Çünkü insan kelimesi bizi artık tanımlamıyor. İnsanın belli başlı organları, uzuvları ve duyuları var. Benim durumuma gelince... Ben bir antene, kızılötesi ve morötesi algısına sahip bir insanım. Bu nedenle kendimi dönüşmüş tür olarak görüyorum.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA