MAYIS SAYISI BAYİDE!


ABONE OL

Tokyo'yu Yürümek

Neil Shea

David Guttenfelder

28.3.2019

 

Tokyo'yu Yürümek

Kalabalıklar, dünyanın en büyük nüfuslu metropol bölgesi Tokyo'nun kalbi olan işlek alışveriş caddesi Omotesando’ya üşüşüyor. 37 milyondan fazla insanın yaşadığı Tokyo dünyanın en güvenli, en temiz, en dinamik ve en yenilikçi kentlerinden biri.

Japonya’nın yeniden biçimlenen hareketli megakentinin zengin dokuları arasında bir yolculuk

Soğuk bir haziran sabahının karanlık erken saatleri. Tokyo’nun Sumida Nehri’nin batı kıyısı yakınlarında, parlak renkli yeleklerini üzerlerine geçiren turistleri izliyorum. Mahalle arasında yapılan bir futbol maçında giyebileceğiniz türden naylon yelekler bunlar; sanki Güney Afrika, Çin, Malezya, İspanya ve Rusya’dan gelen buz kesmiş ziyaretçiler, onca yolu yalnızca bu su kıyısında top koşturmak için tepmiş gibi. Şafağın sökmesine daha bir–iki saat var ve dünyanın en büyük balık pazarı olan Tsukiji Şijo’da çıkacağımız tur için hazırlanıyoruz. Tsukiji, depolar, dondurucular, yükleme alanları, müzayede platformları ve satıcı tezgâhlarından oluşan bir labirent ve yaklaşık yüz yıldır kenti besliyor. Ayrıca –kimi pazar çalışanlarının hoşuna gitmese de– sayısız yazı ve yemek programında tanıtılan turistik bir yere dönüşmüş durumda. Ancak biraz önce anlattığım sahne geçen yıla ait ve bu tarihi pazar da, o tarihlerde kendisine ayrılan sürenin sonuna yaklaşmakta. Kaldırım taşlarıyla döşeli zemin ve capcanlı tezgâhlar, özgünlük arayışındaki turistleri kendine çekiyor olsa da hipermodern Tokyo’da bu tür şeyler –resmi açıdan– çalkantılı tarihin sağlığa aykırı bir parçası olarak görülüyor. (Nitekim 2018 sonbaharında Tsukiji kapatıldı ve satıcıları da kentin kalbindeki yerlerinden güneydoğudaki yeni, yavan görünümlü tesise taşındı.)

İçeriye yönelmek üzere sıraya giriyoruz.

Ayaklarımızın dibindeki su birikintilerinde balık pulları parıldıyor, havada ise makine yağı ve tuzlu denizin tadı var. Forkliftler ve tangırdayan buz arabaları, yanımızdan telaşlı kuşlar gibi her yöne doğru uçup gidiyor. Yeleklerimiz kısmen kendi güvenliğimiz için –trafikte ezilmememizi sağlıyorlar. Ama çok geçmeden, aynı zamanda gizlice aralara sıvışarak Tsukiji’nin hızlı akışını aksatmamamız için bize verilmiş olduklarını da fark ediyorum.

Pazara her gün dünyanın dört bir yanından yaklaşık bin 500 ton balık, deniz bitkisi ve oldukları yerlerde kıvrılıp bükülen sayısız omurgasız akıyor. Ve günün sonunda da, yaklaşık 15 milyon dolar değerindeki bu inanılmaz hasat gruplara ayrılmış, küçük parçalara bölünmüş ve perakendecilere gönderilmiş oluyor. (Sabah 04.30 sularında oraya ulaştığımda Tsukiji, saatlerdir uğuldayan bir arı kovanına dönüşmüş durumdaydı.)

Dişlerinin arasına birer sigara sıkıştırmış, gülüşüp bağrışan yüzlerce adam bu labirentin içinde acele adımlarla hareket ediyor. Beyaz eldivenli güvenlik görevlileri bizi, strafordan yapılmış ve içleri kana bulanmış –bazıları tabut büyüklüğündeki– bir yığın kutunun ötesine yönlendiriyor. İlerideki büyük deponun içinde, donmuş balıkları kesen testereler çığlıklar atıyor.

Turistlerin birçoğu, dünyanın çok çok uzak kıyılarından gelen devasa balıkların bazen yüz binlerce dolara satıldığı ünlü ton balığı müzayedesi için gelmiş buraya. Ancak, biraz önce içinden geçtiğimiz sirkle kıyaslandığında bu müzayede, en azından bizim gördüğümüz saatlerde, epey sıkıcı; yalnızca birkaç suskun adam Tokyo, Moskova ya da New York’taki yüksek kaliteli yemeklerin fiyatını sessizce artırmakla meşgul.

Saat sabah 10.00’u gösterdiğinde müzayedenin seyri yavaşlıyor ve ben de tek başıma içerilere dalıp, pazarın o dönemde artık giderek yaklaşmakta olan kapanışından üzüntü duyan balık satıcılarıyla konuşuyorum. Birkaç saat sonra yalnızca teslimat kamyonlarının sesi duyuluyor, forkliftler kamyonların arkalarına balık yerleştirirken şoförler koltuklarında dinleniyor.


Yakitori restoranları ve izakaya olarak anılan meyhaneler, canlı Yurakuço mahallesindeki bir tren hattının altına sıkışmış. Tokyo’nun eğlence bölgelerinden birçoğu nomikai, yani iş sonrası içki partilerinin yaygın olduğu Japon ofis kültürüne bel bağlıyor.

Gece yarısına doğru çevrede dolaşırken, yenebilen deniz canlılarından birkaçını onurlandıran taş anıtlarla bezeli küçük bir Şinto mabedi görüyorum. Tsukiji gotik, nefes kesici ve sınır tanımaz bir yer –Tokyo’nun ışıltılı modern cephesinin dökülerek ortaya ham bir iştah çıkardığı ender noktalardan biri– ve beni bitkin düşürmüş olmalı.

Bir kedi ayaklarıma sürtünüyor. Önümde duran taşta suşi–zuka yazıyor; “suşi anıtı”. Birkaç saat içinde her şey yeniden başlayacak...

İnsanlığın en büyük buluşu... Harvard’lı iktisatçı Edward Glaeser, kentleri böyle tanımlıyor. Eğer öyleyse, bu durumda bu buluşun en büyük örneği de herhalde Tokyo olmalı. 37 milyonu aşkın kişiye ev sahipliği yapan ve dünyanın en zengin, en güvenli, en yaratıcı kent merkezlerinden biri olan göz alıcı bir metropol burası.

Megakentlerin insan davranışlarını nasıl biçimlendirdiğiyle ilgilenmiyor olsanız dahi, Tokyo’dan kaçınmanız olanaksız. Bu kent, sosyal açıdan en etkili yerlerden biri; dünyanın Japon kültürüne bağlandığı nokta.

Kentin yaratıcılığı bir dereceye kadar, son 100 yıl içinde iki kez yerle bir olmasına dayandırılabilir –önce 1923’teki Büyük Kanto depremiyle, bundan bir kuşak sonrasında ise II. Dünya Savaşı sırasındaki ABD hava akınlarıyla. Söz konusu felaketlerin her ikisi de Japon halkını tarihi toprağa gömmeye ve mahalleleri, ulaşım sistemlerini, altyapıyı ve hatta toplumsal dinamikleri dahi yeniden tasarlayarak inşa etmeye zorladı.

Tsukiji Pazarı da Kanto depreminden sonra, 300 yıl boyunca kent merkezinin yakınlarında faaliyet göstermiş olan eski pazarın yerini almak üzere inşa edilmiş.

1950’lerde Tokyo yeniden yükselişe geçiyor ve inanılmaz ölçüde yoğunlaşıyor. Glaeser’a göre bu da başarı nedenlerinden biri: farklı yaş grupları ve sosyal çevrelerden gelen insanların bir noktada yoğunlaşması sonucu zanaat ve fikirler arasındaki bariyerlerin kalkmasının ardından gelen yaratıcı çalkantı...

Kentlere ayrılmış bir sayıda, Tokyo’yu görmezden gelmemiz söz konusu olamazdı. Kent planlama konusunda büyük bir nüfuza sahip olan yazar Jane Jacobs, bir kenti ve çeşitlilik gücünü tanımanın en iyi yolunun, o kentin sokaklarında yürümek olduğu görüşünde. Fotoğrafçı David Guttenfelder ve ben de işte tam olarak bunu yaptık. Haftalar boyunca Tokyo’yu defalarca dolaştık; bazen birlikte, ama çoğunlukla ayrı ayrı; bazen düz bir rotada, çoğu zaman da bir bölgeden diğerine birdirbir oynarcasına, yavaşça mahalleler ve sanayi alanlarını, kampüsleri, tren istasyonlarını, pazarları, mezarlıkları, tapınak ve mabetleri dolaştık. İkimiz de daha önce Japonya’da yaşamıştık ve Tokyo’nun, kentin büyüklüğünü tanımlamak için kullanılan şatafatlı kelimelerin altında gizlenmekte olabileceğini biliyorduk. Tanıştığımız neredeyse herkesle konuştuk, günlük rutin ve alışkanlıklarının küçük bir bölümünü belgeledik. Yeterince kapsamlı bir araştırma yapamazdık belki ama daha derinden bakabilir, kent ve yaşamlarıyla ona güç veren insanlar arasında bir bağlantı kurmayı deneyebilirdik.

David Guttenfelder

Tokyo geçtiğimiz yüzyılda iki kez yeniden inşa edildi –ilk olarak 1923’te yaşanan Büyük Kanto depreminden sonra ve ikinci olarak da II. Dünya Savaşı’ndaki bombalamaların ardından. O dönemden bu yana kent, bir verim ve düzenlilik örneğine dönüştü. Fotoğrafta, mavi giysili güvenlik görevlileri, Minova mahallesindeki bir inşaat alanında yayaları ve bisikletlileri nazikçe alanın etrafından dolaşmaya yönlendiriyor.

David Guttenfelder

Çocuklu aileler yazın ilk günlerinde Yoyogi Parkı’nda. Ölümlerin sayısının doğumları aştığı ve nüfusun hızla yaşlandığı Tokyo’da çekilen bu kare, yaklaşmakta olan bir sorununun üzerini örtüyor: 2035 yılına gelindiğinde kent nüfusunun dörtte biri 65 yaşın üzerinde olacak.

David Guttenfelder

Tokyo’nun Tsukiji Pazarı'nda çalışan işçilerden biri, sabah müzayedesi öncesinde donmuş ton balıklarını düzenliyor. Enine kesilmiş kuyruk parçaları, alıcının balığın tazeliğini değerlendirmesine olanak tanıyor. Tsukiji, geçtiğimiz ekim ayında daha büyük bir alana taşınması öncesinde de dünyanın en büyük balık pazarıydı.

David Guttenfelder

İşçiler Şibuya’daki inşaat alanında güne beden eğitimiyle başlıyor. Tokyo, işçiler ve hizmet sektörü çalışanları konusunda sıkıntı yaşayan bir kent. Japonya bugüne dek göçe direnmiş olsa da geçen yıl meclis üyeleri yabancı işçileri çekebilmek amacıyla göç ilkelerini yumuşatmayı seçti.

David Guttenfelder

Japonya’nın kavayi takıntısı (bu kelime “tatlı,” “sevimli,” ya da “kucaklanası” anlamına gelebiliyor), Ueno Parkı’nda portre çekimi için hayvanlarını sıraya sokan bu hayvan sahipleri tarafından da gözler önüne seriliyor. Kavayi estetiği ülkenin en başarılı ihracat kalemlerinden biri oldu ve popüler kültür trendlerini belirler hâle geldi.

SUGAMO: Yaşlılar İçin Capcanlı Bir Semt

Bazı şeyler 20 yılda hiç değişmemiş. Polisler beyaz bisikletleriyle mahallelerde devriye geziyor, sırtlarında neredeyse kendi boyları kadar okul çantalarıyla çocuklar, metroyu güvenle tek başlarına kullanıyor. Burada Tokyoluların çoğu hâlâ kesik çizgiler ve noktalardan oluşan bir Mors alfabesi ritmiyle yaşıyor ve süper etkin tren hatları sayesinde, işyerleri ve evleri arasında mekik dokuyor. Ulaşım sistemi haritasına öylesine bir bakış dahi insan beynindeki nöron bağlantılarını çağrıştıran bir ağlar sistemini gözler önüne seriyor. Yaşadığım yer olan New York’ta daha fazla istasyon var, ama Tokyo’nun metro sistemini her gün yaklaşık 10 milyon kişi kullanıyor ve bu sayı da New York’un nüfusundan daha fazla insan anlamına geliyor.

Güneşli bir cumartesi günü Haçiyamaço, Uguisudaniço ve Ebisunişi’de dolaşıyorum. Şibuya’ya giden bir Yamanote Hattı trenine binip İkebukuro istasyonunda iniyor ve yürümeye devam ediyorum. Sugamo’nun kuzey mahallesinde tezgâhtarlar, çoğu yaşlı kadınlardan oluşan kalabalıktan müşteri çekme umuduyla masaları ve elbise askılarını Jizo–dori boyunca uzanan kaldırıma çıkarıyor. Satılık kazaklar, kolyeler, mutfak eşyaları, ortopedik araçlar, bastonlar, dizlikler, yetişkin bezleri var. Ama asıl göze çarpan şey iç çamaşırları –düzgünce paketlenmiş ve bedenlerine göre sıralanmış kıpkırmızı kadın ve erkek külotları.

Japon kültüründe kırmızı renk talih, sağlık ve uzun ömürle ilişkilendiriliyor.

İkili ve üçlü gruplar hâlindeki yaşlı kadınlar yolda gezinirken askılardaki eşyaları inceliyor, arada sırada bir kemeri çekiştirmek, bir şeyin fiyatına bakmak ya da bir şeyler satın almak için duraklıyor. Tezgâhların yanından hızla geçen ya da civardaki kafelerden birine giren gençler de var, ama kalabalığın büyük çoğunluğu yaşlılardan; ojii–sanlar ve obaa–sanlardan, yani büyükbaba ve büyükannelerden oluşuyor.

Kentlerden söz edildiğinde genelde yaşam, büyüme ve gençlikleri üzerine konuşulur –yine de yaşlılık ve ölüm her zaman oradadır. Büyük oranda görmezden gelinseler ya da can sıkıcı bir görevmiş gibi algılansalar da.

Beni Sugamo’ya Harvard antropoloğu Ted Bestor yönlendirmişti; çünkü burada ölüm vitrine daha yakın. Mahalle, Tokyo’nun tanımlayıcı bir özelliğini açığa vuruyor: devasa ve giderek artan bir yaşlı nüfusu.

“Tokyo’da insanlar, yaşlıları gözden saklamaya çalışmıyor,” demişti Bestor. “Bu olanaksız. Çok fazlalar. Bu nedenle de yaşlılar kendi semtlerine sahip; kendi eğlencelerini yaratıyorlar.”

Refah düzeyi en yüksek sanayileşmiş ülkelerin doğum oranları yakın dönemlerde ciddi ölçüde düştü, ama Japonya aralarında en yaşlı olanı. 126 milyonluk nüfusunun neredeyse yüzde 30’u, 65 yaşın üzerinde. Ölüm sayısı doğumları aşmış durumda. Tokyo’nun saçları, ülkenin geri kalanına oranla bir parça daha yavaş kırlaşıyor olsa da, bu yükten kendisine düşen pay oldukça büyük olacak ve kent, onu inşa eden kuşağa nasıl bakacağına, onların masraflarını nasıl karşılayacağına ve onlara nasıl barınak sağlayacağına karar vermek için mücadele edecek.

Yaşlılığın ekonomiyi yıpratması bekleniyor. Ama ödenmesi gereken ruhani bir bedel de var ve bu bedel, bir kişinin öldükten sonra günler ya da haftalarca bulunmaması anlamına gelen ve yaygın olarak “yalnız ölüm” olarak tercüme edilen kodokuşi olgusuyla çarpıcı biçimde ifade buluyor. 2035 yılına gelindiğinde Tokyo nüfusunun dörtte birinden fazlası 65 yaş üzerinde olacak ve bu insanların birçoğu da yalnız yaşayacak.

Ama Sugamo’da kasvet ve çaresizlik duygularından hiçbir eser yok. Yaşlı bakımı ürünleri ve kırmızı iç çamaşırı alışverişi yapan kalabalık, Jizo–dori’de hızla akıyor, gülüşüyor, tartışıyor, ceptelefonlarına bağırıyor. Bir dükkânın önünde bir kadınla bir adam vitrinden içeriye bakarak robotlardan söz ediyor. Yaşlanma sorununun yanında işgücü sıkıntısı da çeken Japon hükümeti, robot bakıcıların geliştirilmesine destek sağlıyor.

Adam nazikçe, “Sana bakacak bir robot alsak mı?” diye soruyor. Onun hemen yanında duran zarif yaşlı kadın, sabah güneşinden korunmak için geniş kenarlı bir şapka takmış.

“Benden kurtulamayacaksın,” diyor. “Bunlar çok korkunç şeyler.”


Şinjuku’nun yüzlerce minik barla kaplı eğlence bölgesi Altın Gai’de Tokyolular ve turistler, gecenin ilerleyen saatlerinde bir karaoke mekânında şarkı söylüyor. Dar sokak araları dünyadaki en yoğun eğlence bölgelerinden birine ev sahipliği yapıyor ve –başka bir kentte icat edilen– karaoke, Japonya’nın en popüler eğlencelerinden biri.

SENDAGAYA: Tokyo’da Silikon Vadisi Esintisi

Masanori Morişita uzun ve ince yapılı biri; siyah saçları gür ve dağınık. Diğerlerinden biraz daha hızlı işleyen bir biyolojik saati olan insanlara benzer biçimde enerji dolu. Morişita teknoloji alanında bir girişimci ve yakın dönemde Everforth diye adlandırdığı projesini büyükçe bir meblağ karşılığında daha büyük bir teknoloji şirketine satmış. Satıştan sonra proje geliştirmeye devam etmiş. Kendisiyle Sendagaya’nın orta–batı mahallesinde tanıştığım gün, diğer bir rolünü yerine getirebilmek için elinden geleni yapıyor: şirket çalışanları için bir mangal partisi verecek kadar rahat, 30’lu yaşlarında vizyoner bir CEO rolü.

Parti, Morişita’nın eski bir mezarlığın yakınındaki küçük bir ev kümesinin içinde bulunan yeni, dört katlı müstakil evinde düzenleniyor. Morişita bu evi mühendisleri, satış ekibi ve diğerlerinin dirsek dirseğe birbirlerine katkıda bulunabileceği bir yaşam ve çalışma alanına dönüştürme planlarıyla kiralamış.

Ofisler beyaz yazı tahtalarıyla donatılmış; çalışanlar için yatak odaları var ve buna ek olarak evde bir şarap mahzeni ve rafları çoğunlukla boş olan bir kütüphane de yer alıyor.

Morişita çatıda, parıldayan közlerin üzerindeki tavuğu çevirirken (salata sosunu kendisi hazırlamış) geleneksel Japon değerlerini teknoloji temelli değerlerle değiştirme planlarından söz ediyor. Kiraladığı evle başlamış bu plan.

“Silikon Vadisi kültürünü seviyorum,” diyor ve ekliyor: “Aynısını ben de burada yapmaya çalışıyorum, ama zor.”

Maşasını kente doğru sallıyor.

“Bilirsiniz, Japon kültürü çok katıdır. Düzenli. Derli toplu. İnsanlar kendilerine ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini severler.” Söylediğine göre bu ev ve temsil ettiği yeni yaşam–çalışma biçimi, devrimsel nitelikte.

Doğuya, hemen bitişikteki Kasumigaokamaçi mahallesinde bulunan, Japonya’nın yeni ulusal stadyumunun üzerinde vinçlerin yükseldiği ufuk çizgisine bakıyoruz.

Stadyum, Tokyo’nun 2020 Yaz Olimpiyatları için gösterdiği yeniden gelişim çabalarının en önemli ögesi ve organizasyona katılan 68 bin kişiyi ağırlayacak.

Bu sessiz mahalle, stadyumun bu kadar yakın olması sayesinde dönüşüme uğrayabilir, ama Morişita bunu umursamıyor. Çalışmalarını, Tokyo’yu onlarca yıldır bir arada tutan fiziksel ve sosyal altyapıdan (kalabalık trenler ve otoyollar, iş çıkışındaki zorunlu içki partileri, yani kendisine göre Japonya’nın gerçek anlamda kendi Silikon Vadisi’ni yaratmasını engellemiş olan bağlayıcı gelenekler) soyutlamaya çalışmakla meşgul.

“Asıl istediğim şey özgürlük,” diyor.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Nisan 2019 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

David Guttenfelder

Tokyo geçtiğimiz yüzyılda iki kez yeniden inşa edildi –ilk olarak 1923’te yaşanan Büyük Kanto depreminden sonra ve ikinci olarak da II. Dünya Savaşı’ndaki bombalamaların ardından. O dönemden bu yana kent, bir verim ve düzenlilik örneğine dönüştü. Fotoğrafta, mavi giysili güvenlik görevlileri, Minova mahallesindeki bir inşaat alanında yayaları ve bisikletlileri nazikçe alanın etrafından dolaşmaya yönlendiriyor.

David Guttenfelder

Çocuklu aileler yazın ilk günlerinde Yoyogi Parkı’nda. Ölümlerin sayısının doğumları aştığı ve nüfusun hızla yaşlandığı Tokyo’da çekilen bu kare, yaklaşmakta olan bir sorununun üzerini örtüyor: 2035 yılına gelindiğinde kent nüfusunun dörtte biri 65 yaşın üzerinde olacak.

David Guttenfelder

Tokyo’nun Tsukiji Pazarı'nda çalışan işçilerden biri, sabah müzayedesi öncesinde donmuş ton balıklarını düzenliyor. Enine kesilmiş kuyruk parçaları, alıcının balığın tazeliğini değerlendirmesine olanak tanıyor. Tsukiji, geçtiğimiz ekim ayında daha büyük bir alana taşınması öncesinde de dünyanın en büyük balık pazarıydı.

David Guttenfelder

İşçiler Şibuya’daki inşaat alanında güne beden eğitimiyle başlıyor. Tokyo, işçiler ve hizmet sektörü çalışanları konusunda sıkıntı yaşayan bir kent. Japonya bugüne dek göçe direnmiş olsa da geçen yıl meclis üyeleri yabancı işçileri çekebilmek amacıyla göç ilkelerini yumuşatmayı seçti.

David Guttenfelder

Japonya’nın kavayi takıntısı (bu kelime “tatlı,” “sevimli,” ya da “kucaklanası” anlamına gelebiliyor), Ueno Parkı’nda portre çekimi için hayvanlarını sıraya sokan bu hayvan sahipleri tarafından da gözler önüne seriliyor. Kavayi estetiği ülkenin en başarılı ihracat kalemlerinden biri oldu ve popüler kültür trendlerini belirler hâle geldi.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA