MART SAYISI BAYİDE!

ABONE OL SATIN AL

Boğaz'ın İlk Sahipleri

Hakan Kabasakal

Alptekin Baloğlu

31.12.2014

Boğaz'ın İlk Sahipleri

Boğaziçi’ne inci gibi dizili tarihi semtlerin suları, kalabalık balık sürülerine ev sahipliği yapıyor. Yeniköy’de deniz kenarına kurulu mekânlarda çayını yudumlayanlar seyre daldıkları denizin altındaki kefal sürüsünün ve ait oldukları tehlike altındaki ekosistemin olasılıkla farkında değil.

Geldik, yedik, bitirdik. İstanbul Boğazı'nın pullu çocukları bir gün bu sulara geri dönebilecek mi?

Boğaz'ın üzerini bir tül gibi kaplayan pus, ara sıra geçen yelkovan kuşlarının kanat çırpışlarıyla hafifçe aralanıyor. Vapur düdükleri şehrin iki yakasında adeta bir kalk borusu gibi yankılanıyor. Uyku mahmuru İstanbul günü karşılamaya hazırlanırken, geceden beri Boğaz’da mekik dokuyan balıkçılar şafağın ilk ışıklarıyla birer ikişer barınağa dönüyor... Gece yemcilerinin livarlarında –içine deniz suyu dolan küçük bölme– lüfer var. Şanslı olanlardaysa belki fazladan birkaç tane kofana...

Sütliman denize zıpkın gibi dalan bir karabatak, çok geçmeden ağzında küçük bir balıkla yeniden su üzerinde beliriyor. İnce uzun gagasıyla sıkıca kavradığı avını martılara kaptırmamak için çevresini dikkatle kolluyor. Karabatak aceleci iştahında haksız değil. Çünkü, bugünlerde Boğaz’da balık bulmak hem insanlar hem de diğer avcılar için giderek zorlaşıyor. Eskiden, sandalda, avlanan balıkların canlı kalmasını sağlayan livarlar lüferle dolup taşardı. Bugün balıkçılar o günleri buruk bir özlemle hatırlıyor...

Balıkçılarımız artık karada... Sandallarını iskeleye bağlar bağlamaz denizdeki telaşları karaya taşınıyor. Lüferleri ve araya karışmış numunelik kofanaları tezgâha güzelce yerleştirme telaşı boşuna değil. Boğaz’ın en asil balığı lüferin ve onun iri kıyım abisi kofananın dipdiri, kıpır kıpır olanı makbul meraklısının gözünde. İkisi de artık o kadar az çıkıyor ki Boğaz’da, fiyatları da ateş pahası haliyle...

Lüferi oldum olası çok severim. Sadece tadı değil ona bu kadar tutkun olmamın sebebi. Boğaz’ın balıkçılık geleneğinde kendine has bir yeri olan lüfer, son zamanların gözde deyişiyle Boğaz’ın “marka” balığı. Lüfer sürülerinin dolaşmadığı, bu çevik balığın elini eteğini çektiği bir Boğaz’ın düşüncesi bile derin bir üzüntü hissetmeme yetiyor.

Dinçer Dinç

İstanbulluların vazgeçemediği lezzetlerden balık–ekmek özellikle Eminönü’nde kendi pazarını oluşturmuş durumda. Semtin Galata manzaralı kıyısı yan yana dizili balık–ekmek tekneleriyle kalabalıkları çekiyor.

Dinçer Dinç

Balık pazarları bir bölgede balık ekosisteminin durumunun en net görülebileceği alanlardan biri. Balıkların her geçen yıl biraz daha artan fiyatı, Boğaz balıklarının imdat çığlığının rakamlara dönüşmüş hali gibi...

Dinçer Dinç

İstanbul’da balıkçıların arkalarını döndükleri manzara yüzyıllar içinde büyük değişim geçirdi. Balıkçıların Boğazönü diye adlandırdıkları Pendik açıklarında balık tutan iki balıkçı, manzara değişmiş olsa da çok eski bir geleneğin takipçisi.

Arda M. Tunay/Tudav

Balıkların peşinde balıkçılardan başkaları da var. Bir zamanlar büyük beyazları peşlerine takarak Marmara’ya, hatta Boğaz’a çeken balık sürülerinin sadık takipçileri arasında yunuslar da yer alıyor.

Resmi Gazete, İBB Taksim Atatürk Kitaplığı

Büyük beyazın Boğaz sularındaki bilinen öyküsü 1881’de başlıyor. O yıl Şubat ayında neredeyse 4 metre uzunluğunda bir büyük beyaz Beylerbeyi’nde sahile vuruyor. Boğaz’daki ilk karşılaşmaya ilişkin günümüze ulaşan bir görüntü bulunmaması ise büyük talihsizlik. Ancak, bu olayı izleyen 100 yıllık dönemde Boğaz’da ve Boğaz’a yakın sularda en az bir düzine büyük beyaz daha yakalanıyor. Tıpkı 20 Şubat 1926’da Büyükada önlerinde yakalanmış olan bu büyük beyaz gibi. Büyük beyaz köpekbalığı da, İstanbul’un hafızasından silinmiş bir başka anı...

Kendine has lezzetli beyaz eti nedeniyle şüphesiz Boğaz’ın en makbul ve en aranılan balığıdır o. Ama lezzeti dışında, bu çevik avcıyla kıyasıya bir mücadele yaşamak ve en sonunda onu alt ederek avlamak için sabırsızlanan amatör ve profesyonel oltacılar lüfer mevsimini adeta iple çeker. Mücadele zamanının yaklaştığını Boğaz’a giren öncü çinakop sürüleri belli eder. Lüferin iki gömlek küçük kardeşi çinakopun da meraklısı “ne yazık ki” az değildir ve o da en az lüfer kadar aranılan bir balıktır. Yine de çinakop, balıkçıların yüzünde adet yerini bulsun misali bir gülümsemeden fazlasına sebep olmaz çoğu zaman. Asıl coşku oltaya lüfer ve de kofana atladığında yaşanır.

70’lerin başında evimiz Beyoğlu’nda Balıkpazarı’nın çok yakınındaydı. Anneannemle evin balık alışverişini çoğu zaman buradan yapardık. Evin yaşlıları kılçıklı balığı pek sevmediklerinden, daha çok orkinos ya da kılıçbalığı gibi löp etli balıklar girerdi evimize. Kanı iyice çıkıncaya kadar tuzlu suda beklettiği orkinosun piştikçe rengi açılan etini de çok severdim, ama oturduğumuz binanın ilk katında yaşayan Rum teyzenin evinde tattığım lüferler, çocukluğumun İstanbul’una ait en lezzetli anılarım arasında yer alır.

Çukurova’dan göçmüş bir ailenin çocuğu olarak, İstanbul’un balıkçılık geleneğine ait lezzetlerinin çoğunu, adını çoktan unuttuğum o Rum teyzenin –anneannemin deyişiyle madamın– evinde ilk kez tatmıştım. Balıklara ve diğer deniz canlılarına karşı ilgimin zamanla tutkuya dönüşmesinde, balıkların yaşamlarını araştırmayı meslek olarak seçmemde, çocukken bu sofrada gördüklerimin payı çok fazladır. Hafifçe buharlandıktan sonra üzerine biraz zeytinyağı ve birkaç damla limon suyu gezdirilen tarak midyesi... Boğaz’ın alametifarikası kara midyenin yahniden dolmaya, pilakiden tavaya çeşit çeşit yemeği... Dille damak arasında kolayca ezilen torik lakerdası... Hiç tatmadığı halde görüntüsüyle bile her seferinde anneannemin midesinde fırtınalar kopmasına neden olan pavurya salatası... Boğaz’ın dibinde ve suyunda ne varsa madamın sofrasında tanışmıştım... Bunlar arasında lüfer hep başköşeye yerleşirdi.

Boğaz'ın balıkları arasında kendine has mevsimi olan sadece lüfer değildi. Bir görünüp bir kaybolanlar arasında kimler vardı bir bilseniz... Palamut, torik, uskumru, orkinos ve kılıçbalığı da lüfer gibi İstanbul Boğazı’nın ziyaretçileri arasındaydı. Yaz boyunca ortalarda görülmeyen bu balıklar birer ikişer pazarlarda boy göstermeye başladıklarında İstanbul için balık vaktinin geldiğini anlardık.

İskorpit, eşkina, karagöz, lapin, gelincik gibi yerleşik balıklar balıkçılarda yıl boyu görülürken, suların ısınmaya başlamasıyla sırra kadem basardı Boğaz’ın mevsimlik konukları. Dedemle sık sık gezmeye gittiğimiz balıkçı barınaklarında, lüfer –ve diğerlerinin– mevsimi yaklaşırken hep şu sözü duyardım: “Yakında ‘akın’ başlar, eli kulağındadır.” Yazın gelişini müjdeleyen leylek sürülerini bekler gibi balık akınlarını beklerdi balıkçılar. Gözden ırak balık sürülerinin derin karanlıktaki akınları Boğaz’ı tıka basa doldurdukça, pazarlar ve sofralar denizin bereketiyle dolar taşardı. Üstelik o zaman bu sabırlı bekleyişin bir anlamı vardı. Şimdilerde olduğu gibi sadece çinakop, lüfer ve palamut değildi balıkçıların özlemle bekledikleri gezginler. Bu akının sonunda denizin devleri dedikleri orkinoslar ve kılıçbalıkları da sıralarını beklerdi Boğaz’a girmek için. Küçüklerin açtığı yoldan Boğaz’a onlar da akın ederdi eskiden.

Peki, neydi bu akın dedikleri? Lüferin, palamutun, uskumrunun sofralarımızı şenlendirmesi, İstanbul’da balık vaktinin başlaması için niye ille de akının başlaması gerekti? Bu kalabalık sürülerin –lüferlerin, palamut ve toriklerin, orkinosların ve kılıçbalıklarının, uskumru ve kolyozların– akın akın Boğaz’a gelmelerinin nedeni ne olabilirdi?

Akın zamanı yaklaşınca balıkçıları hummalı bir hazırlanma telaşı sarardı. Yaz boyu olta kutusunda durmaktan kararan lüfer zokaları (içine olta iğnesi yerleştirilmiş, sarımsak dişi şeklinde kurşun ağırlıklar) birkaç damla cıva dökülüp ovularak iyice parlatılır, palamut çaparileri santim santim gözden geçirilir ve sağlamlığından emin olunmazsa yenisi yapılırdı. Orkinosçular, her biri en az birkaç yüz kilo çeken bu dev balıkların ağırlığına dayanabilmesi için, parmak kalınlığında ipler, çelik tel ve kasap çengelinden farksız olta kancalarından, Boğaz’da bugüne kadar kullanılmış belki de en büyük olta takımlarını hazırlardı. Ara sıra oltalarına canavar köpekbalıkları da atladığı için yaptıkları takım sağlam olmalıydı. Akın öncesi hazırlık zamanıydı ve iyi değerlendirilmeliydi.

Yediden yetmişe İstanbulluların, balıkçıların ve balık tutkunlarının daima sabırsız bir merakla ve umutla bekledikleri akınların, adına balık göçü denen çok büyük bir yaşam akışı olduğunu öğrenmeme daha yıllar vardı...

İstanbul Boğazı, Akdeniz’le Karadeniz arasındaki yegâne geçit olan Türk Boğazlar Sistemi’nin kuzey ucunda yer alır. En basit ifadeyle, yaklaşık 30 kilometre uzunluğunda, kıvrımı bol dar bir su yolu olarak tanımlanabilir. Boğaz’ı biraz daha ayrıntılı tanımlamak isteyenler, onun stratejik öneminden, zaman zaman yaşanan deniz kazalarından, yalılara bindiren dev gemilerden, kıyıları boyunca sıralanmış çay bahçelerinde ve lokantalarda çok güzel keyif yapıldığından da bahsedebilir. Ancak, çok azımız Boğaz’ı tanımlarken onun yeri geldiğinde bir yaşam yolu, yeri geldiğindeyse yaşamın önünde ekolojik bir engel olduğundan bahsederiz. Boğaz’ın hassas dengeler üzerinde duran bir ekosistem olmasının yanı sıra, Akdeniz ve Karadeniz arasında deniz canlılarının karşılıklı gidiş gelişlerini düzenleyen bir ekogeçit olduğundan söz edenlerin sayısıysa iki elin parmaklarını geçmeyebilir. Oysa, geçmişte İstanbul Boğazı’nın, gerek yerleşik balıklarının bolluğu, gerekse mevsimlik ziyaretçilerinin akınlarıyla bir balık cennetine dönmesini sağlayan, onun bir yaşam yolu, bir ekogeçit olma özelliğidir. Nedense bu özelliği hep görmezden gelinir.

Devamını National Geographic Türkiye'nin Ocak 2015 sayısında veya iPhone ve iPad Ocak 2015 edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 1

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.

804 GÜN ÖNCE

Önlem alınmazsa bu gidişle lüferde bırakmayacaklar...


Ghost is Here

Dinçer Dinç

İstanbulluların vazgeçemediği lezzetlerden balık–ekmek özellikle Eminönü’nde kendi pazarını oluşturmuş durumda. Semtin Galata manzaralı kıyısı yan yana dizili balık–ekmek tekneleriyle kalabalıkları çekiyor.

Dinçer Dinç

Balık pazarları bir bölgede balık ekosisteminin durumunun en net görülebileceği alanlardan biri. Balıkların her geçen yıl biraz daha artan fiyatı, Boğaz balıklarının imdat çığlığının rakamlara dönüşmüş hali gibi...

Dinçer Dinç

İstanbul’da balıkçıların arkalarını döndükleri manzara yüzyıllar içinde büyük değişim geçirdi. Balıkçıların Boğazönü diye adlandırdıkları Pendik açıklarında balık tutan iki balıkçı, manzara değişmiş olsa da çok eski bir geleneğin takipçisi.

Arda M. Tunay/Tudav

Balıkların peşinde balıkçılardan başkaları da var. Bir zamanlar büyük beyazları peşlerine takarak Marmara’ya, hatta Boğaz’a çeken balık sürülerinin sadık takipçileri arasında yunuslar da yer alıyor.

Resmi Gazete, İBB Taksim Atatürk Kitaplığı

Büyük beyazın Boğaz sularındaki bilinen öyküsü 1881’de başlıyor. O yıl Şubat ayında neredeyse 4 metre uzunluğunda bir büyük beyaz Beylerbeyi’nde sahile vuruyor. Boğaz’daki ilk karşılaşmaya ilişkin günümüze ulaşan bir görüntü bulunmaması ise büyük talihsizlik. Ancak, bu olayı izleyen 100 yıllık dönemde Boğaz’da ve Boğaz’a yakın sularda en az bir düzine büyük beyaz daha yakalanıyor. Tıpkı 20 Şubat 1926’da Büyükada önlerinde yakalanmış olan bu büyük beyaz gibi. Büyük beyaz köpekbalığı da, İstanbul’un hafızasından silinmiş bir başka anı...

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA