EYLÜL SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

İlk Sanatçılar

Chip Walter

Stephen Alvarez

31.12.2014

İlk Sanatçılar

Bilim insanları, İspanya’da yer alan Altamira Mağarası’nın 19–15 bin yıl önce çizilen hayvanlarla süslü rengârenk tavanından tarihleme amacıyla örnek alıyor. Tavandaki soyut sembollerse en az 20 bin yıl daha eski.

İnsanlık tarihinin en büyük keşfi sanat olabilir mi?

Dev bir hayvanın boğazına doğru ilerliyor gibiyiz. Metal yoldan bir dil önce yukarı yönde kavis yapıyor ve ardından aşağıya, karanlığa doğru iniyor. Tavan basık. Mağara duvarları bazı yerlerde omuzlarıma değecek kadar daralıyor. Sonra, kireçtaşı duvarlar genişliyor. Artık büyük bir bölmedeyiz. Yani devasa hayvanımızın karnında. Burası, mağara aslanlarının olduğu yer...

Ve gergedanların, mamutların ve bizonların... Tarihöncesi yaratıklardan oluşan hayvan sürüleri sonsuz bir sessizlik içinde kaçışıyor, dövüşüyor, av peşinde koşuyor. Mağaranın dışında, gerçek dünyada hepsi yok olup gitmiş. Ama burası gerçek dünya değil. Onlar burada, güneş görmeyen bu çatlak duvarlarda varlıklarını hâlâ sürdürüyor.

Yaklaşık 36 bin yıl önce, bugün içinde yaşadığımız dünyadan akıl almaz derecede değişik bir devirde yaşamış biri, bu mağaranın o zamanlardaki ağzından şu anda içinde durduğumuz bölmeye yürümüş. Ateşinin titrek ışığında çıplak duvarlara resimler çizmeye başlamış. Ve yukarıdan sarkan koni biçimli devasa kayada profilden çizilmiş mağara aslanları, gergedan ve mamut sürüleri, muhteşem bir bizon ve hayali bir yaratık –yarı bizon, yarı kadın– belirmiş. Diğer bölmelerde de atlar, bir Pirene yabankeçisi ve yabansığırı; çamura bulanan tek bir parmakla bir kayanın yüzeyine çizilmiş bir baykuş; ıslak aşıboyasına batırılmış el izleriyle şekillenmiş dev bir bizon; uzun bir kış uykusu için yer ararcasına kaygısızca yürüyen mağara ayıları var. Resimlerin çoğu, kusursuz devamlılıkta tek bir çizgiyle yaratılmış. 36 bin metrekarelik mağara yüzeyini –belki de binlerce yıl boyunca– tuval olarak kullanan sanatçılar, toplam 442 hayvan resmi çizmiş. Bazı hayvanlar tek başına ve hatta gizlenmiş. Ama çoğu, mağaranın derinliklerinde –şu anda baktığım resimde olduğu gibi– büyük bir mozaik halinde bir araya toplanmış. Kaya kayması nedeniyle 22 bin yıl boyunca gizli kalan bu mağara, 1994 yılının Aralık ayında üç mağara kâşifinin –Eliette Brunel, Christian Hillaire ve Jean–Marie Chauvet– dar bir çatlaktan sürünerek geçip, kendilerini karanlık girişte bulmasıyla gün ışığına çıktı. Günümüzde Chauvet–Pont–d’Arc adıyla tanınan mağara, o dönemden bu yana Fransız Kültür Bakanlığı’nın sıkı koruması altında. Ve biz, eski çağlarda yaşamış sanatçıların peşinden gitmesine izin verilen birkaç nadir kişi arasındayız. Buradaki çizimlerin yapıldığı tarihle kıyaslandığında, Mısır’ın ünlü piramitleri çocuk yaşta kalıyor. Ama yine de her kömür çizgisi, her aşıboyası lekesi sanki dün yapılmış gibi canlı. Güzellikleri, zaman algınızı alıp götürüyor. Bir an şimdidesiniz, sakince çizimleri inceliyorsunuz. Hemen ardından, sanki diğer tüm sanat türleri –tüm uygarlık– henüz ortaya çıkmamış gibi bakıyorsunuz çizimlere.

Stephen Alvarez

2008’de Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’nda bulunan Venüs figürini, bilinen en eski –tartışmasız– insan tasviri. Göğsünün üst kısmındaki halka, yontunun kolye olarak takılmak üzere yapılmış olabileceğini gösteriyor.

Stephen Alvarez

Mamut dişinden incelikle yontulmuş Brassempouy Hanımefendisi, 1894 yılında Fransa’nın güneybatısında bulunmuştu. İster bir “hanımefendi” olsun ister sıradan bir genç, insan yüzünün en eski tasvirleri arasında...

Stephen Alvarez

Afrika’nın güney ucu civarındaki yamaçlarda bulunan Blombos Mağarası’nda, deniz kabuklusundan yapılma boncuklar, kazınarak bezenmiş aşıboyası taşı parçaları ve 100 bin yıllık aşıboyası işleme malzemeleri dahil, sembolik anlatımın en eski kanıtlarından bazıları ortaya çıkarıldı.

Stephen Alvarez

National Geographic fonuyla desteklenen Christopher Henshilwood ve ekibi, modern insan davranışlarının kökenine dair ipuçları bulmak amacıyla Klipdrift Sığınağı’nda kazı yapıyor. Modern insan, 165 bin yıl öncesi kadar eski dönemlerde bölgede varlık gösteriyordu.

Stephen Alvarez

Klipdrift Sığınağı’nda, aşıboyası kalıntılarının yanı sıra, üzerine tarama desen kazınmış 65-59 bin yıl öncesinden kalma yüzden fazla devekuşu yumurtası kabuğu da ortaya çıkarıldı.

Stephen Alvarez

Blombos Mağarası’nda 2000 yılında bulunan kırmızı aşıboyası parçasının üzerinde 75 bin yıl önce insan eliyle kazınan çapraz tarama ve paralel çizgi desenleri var.

Stephen Alvarez

Henshilwood’un elinde, yine bu civardaki Klipdrift Sığınağı’nda 2013 yılında bulunan kırmızı aşıboyası kalem görülüyor. Henshilwood, “Burası her şeyin başladığı yer,” diyor.

Stephen Alvarez

Kuzeybatı Namibya’da, bir nehir kıyısında Himba asıllı genç kadın diğerinin saçlarına aşıboyası sürüyor. Aşıboyası, sıcak kırmızı renginden hareketle eski çağlarda yaşayan insanların yaptığı gibi bugün de beden süslemek için yaygın biçimde kullanılıyor.

Stephen Alvarez

Fransa Kültür Bakanı Fleur Pellerin, “1994’te Chauvet– Pont–d’Arc Mağarası’nda keşfedilen At Panosu ve diğer muhteşem eserler, insanın sanat macerasında attığı ilk adımlara dair muhteşem bir kanıt sunuyor,” diyor.

Stephen Alvarez

Üst Paleolitik dönemi sanatçıları, bazen eserlerini El Castillo yakınlarındaki Las Chimeneas Mağarası’ndaki küçük bir dolap boyutundaki bu girinti benzeri kişisel yerlere yapıyorlardı. Bask Bölgesi Üniversitesi’nden Marcos García Diez bu tarz “özel sanat”lar üzerinde çalışıyor.

Stephen Alvarez

Dirk Hoffmann ve Alistair Pike adlı araştırmacılar, Gustavo Sanz Palomera’nın (soldaki) yardımıyla Kantabria’daki Arco B Mağarası’nda dar bir girintiden tarihlemek amacıyla örnek alıyor. Bu bölümün tavanındaki çizimlerin –geyik, yabankeçisi ve bazı dikdörtgen semboller– herkesin görmesi için yapılmadığı açık.

Stephen Alvarez

Gilles Tosello, Fransa’nın Toulouse şehrinde bulunan atölyesinde, Chauvet Mağarası’ndaki Büyük Panel’in bire bir kopyasını çiziyor. Panel, mağaranın birebir kopyasına yerleştirilecek. Şu anda Chauvet yakınlarında inşa edilmekte olan kopya mağaranın, 2015 yılında halka açılması planlanıyor.

Bu tür bir insan becerisi, böylesi uzun bir süre önce, ansızın nasıl ortaya çıkmıştı? Yakın tarihlere kadar, Güney Avrupa’nın Altamira, Lascaux ve Chauvet gibi Üst Paleolitik dönem mağaralarının duvarlarındaki çizimlerin, üstün bir insan türünün –bizlerin– anlatımları olduğuna inanılıyordu. Kıtaya gelmişler, onların gelişinin yüz binlerce yıl öncesinden bu yana burada yaşayıp evrim geçiren yabani, sanatsız Neandertalleri yerlerinden etmişlerdi.

Ama öyle görünüyor ki bu öykü aslında çok daha karmaşık ve ilginç. Ve çoğu öykü gibi bunun da başlangıç noktası Afrika... Neredeyse iki metrelik kalıbıyla Christopher Henshilwood ellerindeki tozu silkelerken Hint Okyanusu’nun üzerinden uzaklara bakıyor. Durduğu yer, Afrika’nın tam ucu. Ve yirmi beş metre kadar aşağıda dalgaların dövdüğü dev kayaları saymazsak eğer, bastığı yerle Antarktika arasında 2400 kilometrelik, beyaz köpüklerle yıkanan dalgalı denizden başka hiçbir şey yok.

“Fena bir gün değil,” diyor tanrısal denebilecek bariton bir sesle. Doğru, fena bir gün değil. Henshilwood iki üniversitede birden görev yapıyor: Güney Afrika’nın Witwatersrand Üniversitesi ile Norveç’teki Bergen Üniversitesi. Bugün de meslektaşlarıyla birlikte, sabah saatlerinden beri Klipdrift Sığınağı olarak bilinen bu arkeolojik alanda kazı çalışmalarını sürdürüyor. Yani, modern insanın buradaki yamaçlar ve alçak tavanlı mağaralarda aralıklı olarak 165 bin yıl boyunca yaşadığını ortaya koyan kanıt yığınına birkaç taş alet ve başka yeni buluntular ekliyorlar. Ama Henshilwood çok daha iyi günler görmüş. En unutulmaz keşiflerini, Klipdrift’in 45 kilometre doğusunda, çocukluk yıllarında oynadığı yerlerin civarında, Blombos Mağarası’nda yapmış. 2000 yılında bir gün ekip üyeleri, üzerine şekiller kazınmış, ceptelefonundan biraz küçük bir kırmızı aşıboyası taşı parçası bulmuş. Aşıboyası Afrika’nın bu yöresinde bol bulunuyor ve binlerce yıldan beridir beden boyası yapmaktan yiyecek saklamaya kadar pek çok alanda kullanılıyor. Ama bu parça farklıymış çünkü, zeki bir kişinin bu taşa, birbiri üzerine binmiş paralel ve üçgen şekillerden oluşan bir desen kazıdığı dönem, günümüzden aşağı yukarı 75 bin yıl öncesiymiş.

O dönemden bu yana 13 aşıboyası taşı parçasında daha bulunan bu işaretlerin anlamı bilinmiyor. İmza? Belki de bir tür hesaplama? Ya da tarihöncesi çağlardan bir alışveriş listesi? Ne gibi bir amaçla yapılmış olursa olsun, bu işaretler çok önemliydi, çünkü o tarihe kadar ortaya çıkarılan sembolik davranışa dair kesin kanıtların tamamından 35 bin yıl daha eskiydi.

Keşfin ilk dönemleri tartışmalara sahne oldu. Bazı uzmanlar küçük taşa, bir kez yapılmış, tesadüfi çiziktirmeler ya da kişiye özel karalamalar olarak saldırdı. “Hiçbir anlamı olmadığını söylediler,” diyor Henshilwood. “Aklınıza gelebilecek tüm olumsuz şeyleri sıraladılar.” Ancak taş parçası süreç içinde anlam kazandı ve farklı uzmanlar tarafından da bir dönüm noktası olarak kabul görmeye başladı. Kısa bir süre sonra başka sembol ve süs örnekleri de gün ışığına çıkarıldı. Henshilwood’un ekibi, üzerinde delikler açılmış –75 bin yıllık– küçük deniz salyangozu (Nassarius) kabukları buldu. Yan yana dizildiklerine dair kanıtlar vardı. Bu arada, kimi buluntular daha da eskiydi. Fas’ta, Taforalt’ta yer alan Grotte des Pigeons (Güvercin Mağarası) adı verilen kazı alanında bulunan Nassarius boncukları 82 bin yıl öncesine tarihlendi. Akdeniz’in diğer ucunda, İsrail’deki Qafzeh ve Skhul mağaralarında bulunan benzer boncuklar ise 92 bin ve en azından 100 bin yıl öncesine tarihlendi. Yine Güney Afrika’da, Bordeaux Üniversitesi’nden Pierre–Jean Texier liderliğindeki bir ekip, 2010 yılında, Cape Town’un kuzeyindeki Diepkloof Kaya Sığınağı’nda üzeri kazınarak bezenmiş 60 bin yıllık devekuşu yumurtası kabukları bulduklarını bildirdi. Öte yandan Blombos’tan da yeni cevherler çıkıyordu. İncelikle yontulup bezenmiş kemik aletler ve mağara sakinlerinin 100 bin yıl önce aşıboyası için yöntem olarak mineralli taşları öğütüp toz haline getirdiklerine, başka maddelerle karıştırıp macun yaptıklarına dair deliller bulunmuştu. Denizkulağı kabuklarına –bilinen en eski kaplar– koyulmuş olan boyalar, beden, yüz, alet ve giysilerde dekoratif boya amaçlı olarak kullanılmış olabilirdi. Henshilwood, 2009 yılında, yine 100 bin yıl öncesine tarihlenen çapraz taramalı başka aşıboyası parçaları ve taşlar bulduğunu açıkladı.

65 bin yıl sonrasında Chauvet Mağarası’nda yaratılan sanat eserlerinin göz kamaştırıcı güzelliğiyle karşılaştırıldığında bu tür buluntular ilkel duruyor olabilir. Ama tek bir aklın ürünü olup başkalarıyla paylaşılan bir sembolün, farklı bir şeyi simgeleyen basit bir şeklin yaratılması, ancak oluştuktan sonra bir şeyler ifade ediyor. Biz, otoyolda bize rehberlik eden işaretlerden parmağımızdaki alyansa ve iPhone’umuzdaki ikonlara kadar semboller içinde yüzen bir türüz. Ve yabanıl geçmişimizden bugünümüze doğru atılmış büyük adımı, mağara sanatındansa bu ilk sağlam bilinç ifadeleri daha iyi yansıtıyor.

Afrika ve Ortadoğu’daki bu erken sembolizm patlamasının çarpıcı bir özelliği daha var: Ortaya çıkıyor, sonra da yok oluyorlar. Boncuklar, boya, aşıboyası ve devekuşu yumurtası üzerindeki bezemeler... Tüm bu buluntular arkeolojik kayıtlarda ortaya çıkıyor, birkaç bin yıl boyunca sınırlı bir bölgede devamlılık gösterdikten sonra da ortadan kalkıyor. Aynı şey teknolojik buluşlar için de geçerli. 45 bin yıl öncesine ait –başka hiçbir yerde bulunmayan– kemikten yapılmış zıpkın uçları, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki iki kat daha eski çökellerde ortaya çıkarıldı. Güney Afrika’da görece karmaşık iki taş ve kemik alet geleneği görülüyor: 75 bin yıl öncesinin Still Bay’i ve 65 bin yıl öncesinin Howieson’s Poort’u. İkincisi sadece 6 bin yıl, birincisiyse ancak 4 bin yıl varlık göstermişti. Sanatın Afrika, Avrasya ve Güneydoğu Asya adalarında yaygın olarak görülmeye başladığı 40 bin yıl öncesine kadar, bir geleneğin zenginleşip çeşitlenerek zaman ve mekânda böylesine yayıldığı görülmemişti. Endonezya’nın Selebes Adası kadar uzaklarda bulunan el baskılarının dahi –bir zamanlar Avrupa Üst Paleolitik buluşu olduğu düşünülüyordu– yaklaşık 40 bin yıllık olduğu ortaya çıkarıldı.

Bu nedenle, Afrikalı atalarımızda genetik bir “düğme”nin açıldığı, yeni ve daha gelişkin bir kavrayış yarattığı ve evrildikten sonra da insan davranışlarında sürekli bir değişim meydana getirdiği fikri pek olası durmuyor. Peki bu durumda, düzensiz oluştuğu anlaşılan bu yaratıcılık patlamalarını nasıl açıklıyoruz? Hipotezlerden biri, nedenin yeni bir tür insan değil, nüfus yoğunluğu olduğu yönünde. Nüfusta yaşanan artışlar gruplar arasında ilişkileri yaygınlaştırmış, yeni fikirlerin zihinden zihne yayılmasını hızlandırarak bir çeşit kolektif beyin yaratmıştı. Semboller bu kolektif beyni bir arada tutmaya yarıyordu. Nüfuslar tekrar kritik eşiğin altına düştüğünde gruplar izole oluyor, bu durumda da yeni fikirlere gidecek yer kalmıyordu. Sonuçta, yerleşik hale gelen tüm buluşlar zayıflayıp yok oluyordu.

Bu tür teorilerin kanıtlanması zor; geçmiş, sırlarını çok iyi gizliyor. Ama modern toplumların genetik analizleri, 100 bin yıl önce Afrika’daki nüfusta bir artış olduğuna işaret ediyor. Londra Üniversitesi’nden Adam Powell, Stephen Shennan ve Mark G. Thomas tarafından 2009’da gerçekleştirilen bir araştırma, kalabalık nüfusların icat gücünü destekleyen istatistikler ortaya koydu. Bugün B. Columbia Üniversitesi’nde görevli Joseph Henrich tarafından gerçekleştirilen bir araştırma ise küçülen nüfusların kendilerine ait buluşları sürdürmekte giderek zorlandıklarını gösteriyor. Örneğin, Tasmanya Adası sakinleri 15 bin yıl boyunca kemik aletler, soğuk havaya uygun giysiler ve balık avlamak için donanımlar yapmayı sürdürmüştü. Ama bu buluşlar 3 bin yıl önceye ait arkeolojik kayıtlarda artık görülmüyor. Henrich, 12–10 bin yıl önce deniz seviyesi yükselip, Tasmanya çevresinden izole olunca, 4 bin kişilik yerli nüfusun kültürel gelenekleri yaşatmaya yetmediğini ileri sürüyor.

Afrika’nın arkeolojik kayıtlarının 15 bin yıl boyunca neden karanlıkta kaldığı belli değil. Belki hastalık, doğal afet ya da iklimde yaşanan ani oynamalar nüfusların çöküşüne neden olmuştu. Bordeaux Üniversitesi arkeologlarından Francesco d’Errico, zorlu koşulların bazı kültürleri yok ederken başka kültürlerin bu koşullarda gelişebileceğine dikkat çekiyor. Yani bu işin belli bir formülü yok. “Yeryüzündeki her bölge farklı yönlere açılım yapan kültürler yarattı,” diyor d’Errico. “Kısa süreli kaotik bir facianın bir bölgedeki kültürü ortadan sildiği, buna karşılık başka bir bölgedeki insanların bu zorluğun avantajını kullandığı durumlar olabiliyordu.” Francesco d’Errico bu durumu yemek tarifine benzetiyor. “Kullanılan malzemeler aynı olabilir ama ortaya mutlaka aynı sonuç çıkmaz.”

Devamını National Geographic Türkiye'nin Ocak 2015 sayısında veya iPhone ve iPad Ocak 2015 edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Stephen Alvarez

2008’de Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’nda bulunan Venüs figürini, bilinen en eski –tartışmasız– insan tasviri. Göğsünün üst kısmındaki halka, yontunun kolye olarak takılmak üzere yapılmış olabileceğini gösteriyor.

Stephen Alvarez

Mamut dişinden incelikle yontulmuş Brassempouy Hanımefendisi, 1894 yılında Fransa’nın güneybatısında bulunmuştu. İster bir “hanımefendi” olsun ister sıradan bir genç, insan yüzünün en eski tasvirleri arasında...

Stephen Alvarez

Afrika’nın güney ucu civarındaki yamaçlarda bulunan Blombos Mağarası’nda, deniz kabuklusundan yapılma boncuklar, kazınarak bezenmiş aşıboyası taşı parçaları ve 100 bin yıllık aşıboyası işleme malzemeleri dahil, sembolik anlatımın en eski kanıtlarından bazıları ortaya çıkarıldı.

Stephen Alvarez

National Geographic fonuyla desteklenen Christopher Henshilwood ve ekibi, modern insan davranışlarının kökenine dair ipuçları bulmak amacıyla Klipdrift Sığınağı’nda kazı yapıyor. Modern insan, 165 bin yıl öncesi kadar eski dönemlerde bölgede varlık gösteriyordu.

Stephen Alvarez

Klipdrift Sığınağı’nda, aşıboyası kalıntılarının yanı sıra, üzerine tarama desen kazınmış 65-59 bin yıl öncesinden kalma yüzden fazla devekuşu yumurtası kabuğu da ortaya çıkarıldı.

Stephen Alvarez

Blombos Mağarası’nda 2000 yılında bulunan kırmızı aşıboyası parçasının üzerinde 75 bin yıl önce insan eliyle kazınan çapraz tarama ve paralel çizgi desenleri var.

Stephen Alvarez

Henshilwood’un elinde, yine bu civardaki Klipdrift Sığınağı’nda 2013 yılında bulunan kırmızı aşıboyası kalem görülüyor. Henshilwood, “Burası her şeyin başladığı yer,” diyor.

Stephen Alvarez

Kuzeybatı Namibya’da, bir nehir kıyısında Himba asıllı genç kadın diğerinin saçlarına aşıboyası sürüyor. Aşıboyası, sıcak kırmızı renginden hareketle eski çağlarda yaşayan insanların yaptığı gibi bugün de beden süslemek için yaygın biçimde kullanılıyor.

Stephen Alvarez

Fransa Kültür Bakanı Fleur Pellerin, “1994’te Chauvet– Pont–d’Arc Mağarası’nda keşfedilen At Panosu ve diğer muhteşem eserler, insanın sanat macerasında attığı ilk adımlara dair muhteşem bir kanıt sunuyor,” diyor.

Stephen Alvarez

Üst Paleolitik dönemi sanatçıları, bazen eserlerini El Castillo yakınlarındaki Las Chimeneas Mağarası’ndaki küçük bir dolap boyutundaki bu girinti benzeri kişisel yerlere yapıyorlardı. Bask Bölgesi Üniversitesi’nden Marcos García Diez bu tarz “özel sanat”lar üzerinde çalışıyor.

Stephen Alvarez

Dirk Hoffmann ve Alistair Pike adlı araştırmacılar, Gustavo Sanz Palomera’nın (soldaki) yardımıyla Kantabria’daki Arco B Mağarası’nda dar bir girintiden tarihlemek amacıyla örnek alıyor. Bu bölümün tavanındaki çizimlerin –geyik, yabankeçisi ve bazı dikdörtgen semboller– herkesin görmesi için yapılmadığı açık.

Stephen Alvarez

Gilles Tosello, Fransa’nın Toulouse şehrinde bulunan atölyesinde, Chauvet Mağarası’ndaki Büyük Panel’in bire bir kopyasını çiziyor. Panel, mağaranın birebir kopyasına yerleştirilecek. Şu anda Chauvet yakınlarında inşa edilmekte olan kopya mağaranın, 2015 yılında halka açılması planlanıyor.

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA